<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>Filiz Fidan &#8211; Arena Haber</title>
	<atom:link href="https://arenahaber.com.tr/author/filiz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://arenahaber.com.tr</link>
	<description>Bodrum’da gün Arena ile başlar, Bodrum haberleri Arena’da</description>
	<lastBuildDate>Mon, 22 Jun 2026 13:08:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://arenahaber.com.tr/wp-content/uploads/2020/02/cropped-arena-yeni-logo-11-2-32x32.png</url>
	<title>Filiz Fidan &#8211; Arena Haber</title>
	<link>https://arenahaber.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İtaatsiz Öğretmen</title>
		<link>https://arenahaber.com.tr/itaatsiz-ogretmen/</link>
					<comments>https://arenahaber.com.tr/itaatsiz-ogretmen/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Filiz Fidan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2026 13:03:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Filiz Fidan]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[arena haber]]></category>
		<category><![CDATA[bodrum haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[filiz fidan]]></category>
		<category><![CDATA[İtaatsiz Öğretmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://arenahaber.com.tr/?p=105933</guid>

					<description><![CDATA[<p>“İtaat etseydi, yerlerde sürüklenerek ters kelepçe alınır mıydı?” Mesele itaat …. Hak ettiğini talep etmekle, “verdiğimizle yetin” dayatması arasındaki o ince, ama derin çizgi. Bu sefer meydanlarda mülakat mağduru atanamayan öğretmenlerle, insanca çalışma şartları ve taban maaş hakkı için direnen özel sektör öğretmenleri var. Talepleri çok basit, çok insani: Özel okullarda yaşanabilir bir taban maaş garantisi. [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/itaatsiz-ogretmen/">İtaatsiz Öğretmen</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“İtaat etseydi, yerlerde sürüklenerek ters kelepçe alınır mıydı?” Mesele itaat ….</p>
<p>Hak ettiğini talep etmekle, “verdiğimizle yetin” dayatması arasındaki o ince, ama derin çizgi. Bu sefer meydanlarda mülakat mağduru atanamayan öğretmenlerle, insanca çalışma şartları ve taban maaş hakkı için direnen özel sektör öğretmenleri var. Talepleri çok basit, çok insani:</p>
<p>Özel okullarda yaşanabilir bir taban maaş garantisi. Atamalarda adalet. Özel okullardaki tablo her geçen gün sahip-köle ilişkisine dönüşüyor. Eğitim giderek kamusal bir hak ve toplumsal sorumluluk olmaktan çıkarılıp ticari bir meta hâline getirilirken, öğretmen emeği en kolay gözden çıkarılan, en ucuza kapatılan kalem oluyor. Üç kuruşun hesabını yapan , öğretmenin alın terini “maliyet” kalemi gören anlayış; eğitimci ile işveren arasındaki ilişkiyi olması gereken mesleki dayanışmadan uzaklaştırıp, ne yazık ki bir güç ve bağımlılık ilişkisine dönüştürüyor. Oysa öğretmen bir işletmenin gider kalemi değil; bir toplumun geleceğini şekillendiren, vicdanını ve umudunu emanet ettiği insan. Öğretmenin emeğini değersizleştiren sistem, aslında kendi geleceğini de ucuzlattığı henüz fark etmiyor.</p>
<p>Mülakat mağduru öğretmenlerin yaşadığı adaletsizlik ise gün gibi ortada. Her ne kadar görmezden gelinmeye çalışılsa da bu süreç, eğitim camiasında derin bir adalet ve güven tartışması yarattı. Yüksek KPSS puanlarıyla yıllarca emek veren adaylar mülakatta düşük puanlarla elenirken, daha düşük puanlıların yüksek mülakat notlarıyla geçtiği iddiaları kamuoyunda geniş yankı buldu. Bir öğretmenin, alın teriyle hazırlandığı sınav sonucunun, ölçme-değerlendirme ilkeleriyle bağdaşmayacak şekilde değiştirilmesi fikri bile derin bir kırılma yaratıyor.<br />
Bizim gibi ülkelerde “mülakat mağduru olmamak” pek mümkün değil. Eskiden “arkasında yakınımdır” yazılı kartvizitler vardı; şimdi daha sofistike yöntemler.</p>
<p>Beklenen ne? …Onları dayak yedikleri meydanlara çeken istekleri çok basit<br />
Dinlenmek.<br />
Muhatap alınmak.<br />
Müzakere etmek.<br />
Karşılarında ise görüşme masası yok; abluka, cop, gaz ve ters kelepçe var.<br />
Mesleğe adım atmadan önce bile belirsizlik ve güvensizlikle karşı karşıya kalan öğretmenler, bugün sadece bir “iş” değil; hak ettikleri değeri, hakkaniyeti ve saygıyı da talep ediyor.<br />
Coplar, gazlar, ters kelepçeler… Ve başlayan süresiz açlık grevleri. Ekranda gördüğüm o genç yüzler… Bunlar sadece bir eyleme müdahale görüntüsü değil; öğretmenin toplumdaki yerinin geldiği acı tablonun ta kendisi.<br />
Son çareleri bedenlerini ortaya koymak oldu.Gösteri olsun diye başlamadılar. Yılların birikmiş çaresizliğine, mesleğin değersizleştirilmesine, duyulmayan çığlıklara karşı seslerini duyurabilmek için canlarını ortaya koydular.</p>
<p>Peki biz ne yapıyoruz?<br />
Her zamanki gibi izleyip söyleniyoruz. “Sahip çıktık” diye avutuyoruz kendimizi. Oysa onlar meydanda yalnız sendikalarıyla değil; öğrencileriyle, velileriyle, toplumla yan yana olmalı. Öğretmen artık hatırlanmalı, hatırlatılmalı.<br />
Öğretmenin itibarı adım adım aşındırıldı. Emeği değersizleştirildi, mesleğinin saygınlığı zedelendi. Sustuk. Bu kabullenişin bedelini şimdi genç öğretmenler kaldırımlarda sürüklenerek ödüyor.</p>
<p>Bugün sokakta gördüklerimiz, yalnızca o ana ait değil. Yıllardır eğitimde biriken ihmallerin, kırılan itibarın, duyulmayan feryatların görünür hâle gelmiş halidir.<br />
Unutmadık değil mi?<br />
Fatmanur Çelik, öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürüldü.<br />
Ayla Kara’nın acısı hâlâ çok taze.<br />
Irmak öğretmen, liyakatsiz yöneticilerin ağır mobbingi altında kadrosunu alamadan hayata veda etti.<br />
Şimdi de anayasal hakkını kullandığı için yerlerde sürüklediğiniz gencecik öğretmenlerimiz…<br />
Sınıfta ders anlatırken öğrencisi tarafından öldürülme ihtimali, bir veli tarafından darp edilme ihtimali, yıllarca süren baskı, mobbing ve değersizleştirme sonucu hayata veda etme ihtimali, yetersiz ücretle temel ihtiyaçlarını karşılayamama ihtimali…</p>
<p>Öğretmenin hayatı güvencesizliklerle dolu. Sınıfta korunmasız, sokakta “itaatsiz” ilan edilmiş, her yerde adı yokmuş gibi.<br />
Nasıl oldu da öğretmen, geleceğimizi emanet ettiğimiz insan, bu kadar yalnız ve bu kadar değersiz hâle geldi?…</p>
<p>Anayasal hakkını kullandığı için “itaatsiz” olarak etiketlenen öğretmenin bu cendereden çıkabilmesi, ancak örgütlü bir toplum bilinciyle mümkündür.<br />
Tam da bu noktada sendikalar hayati bir önem taşır. Çünkü sendikalar yalnızca bir meslek örgütü değil; emeğin, hakkın ve dayanışmanın güvencesidir. Bireysel sesler bastırılabilir, ancak örgütlü bir toplumun talebi görmezden gelinemez.<br />
Unutmayalım; öğretmenin yanında durmak yalnızca bir meslek grubuna destek olmak değildir. Kendi çocuklarımızın, kendi geleceğimizin yanında durmaktır.<br />
Hoş ve mutlu kalın….</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/itaatsiz-ogretmen/">İtaatsiz Öğretmen</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://arenahaber.com.tr/itaatsiz-ogretmen/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mezuniyet mi, Eziyet mi? Sünnet Annesinden LGS Annesine Bir Modern Zaman Çılgınlığı</title>
		<link>https://arenahaber.com.tr/mezuniyet-mi-eziyet-mi-sunnet-annesinden-lgs-annesine-bir-modern-zaman-cilginligi/</link>
					<comments>https://arenahaber.com.tr/mezuniyet-mi-eziyet-mi-sunnet-annesinden-lgs-annesine-bir-modern-zaman-cilginligi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Filiz Fidan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Jun 2026 05:47:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Filiz Fidan]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[arena haber]]></category>
		<category><![CDATA[bodrum haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[filiz fidan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://arenahaber.com.tr/?p=105769</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aman Tanrım, neler yaşıyoruz? Hiç görmediğim, daha önce benzerine tanık olmadığım mezuniyet törenleri ve sınav süreçleri… Artık sünnet annesinin yanına “LGS annesi” de eklendi. Boyunlarına “maşallah”ı eksik, “LGS annesi” yazıları astıklarını gördükçe şaşkınlığım katlanıyor. ÖSYM annelerine ise henüz denk gelemedim; sanırım o yaşa gelince çocuklar bu çılgınlığın önüne kendileri geçiyor. İşin şakası bir yana, oldum [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/mezuniyet-mi-eziyet-mi-sunnet-annesinden-lgs-annesine-bir-modern-zaman-cilginligi/">Mezuniyet mi, Eziyet mi? Sünnet Annesinden LGS Annesine Bir Modern Zaman Çılgınlığı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Aman Tanrım, neler yaşıyoruz? Hiç görmediğim, daha önce benzerine tanık olmadığım mezuniyet törenleri ve sınav süreçleri…</p>
<p>Artık sünnet annesinin yanına “LGS annesi” de eklendi. Boyunlarına “maşallah”ı eksik, “LGS annesi” yazıları astıklarını gördükçe şaşkınlığım katlanıyor. ÖSYM annelerine ise henüz denk gelemedim; sanırım o yaşa gelince çocuklar bu çılgınlığın önüne kendileri geçiyor.</p>
<p>İşin şakası bir yana, oldum olası bu sahiplenme dilinden hoşlanmadım. Çocuğa ait her sorumluluğu “-miz” ekiyle kucaklamak… Ödev çocuğun ama bir anda “ödevimiz” oluyor. Sınav onun ama “sınavımız var” deniyor. Aile içinde de aynı şey: Baba çocuğun babası, annenin eşi birden “babamız” oluyor. Çocuk mezun olacak ama ebeveyn “mezuniyetimiz var” diyerek hazırlanıyor. Ve orada sessiz bir gasp yaşanıyor: Çocuğun alanı genişlemiyor, yetişkinin gölgesiyle kaplanıyor. Bu küçük dil kayması aslında büyük bir zihinsel sahiplenmenin habercisi. Oysa çocuğun hayatı aitlik değil, eşlik istiyor.</p>
<p>Bu dilin çocuklar üzerinde sessiz ama derin psikolojik etkilerinin olduğunu keşke daha çok anlatabilseydik… Sürekli “biz” dediğimizde çocuğa “Senin hayatın aslında benim uzantım” mesajı verdiğini çok söyledik. Bu, bireysellik duygusunu eritiyor; özerklik gelişimini yavaşlatıyor da dedik.</p>
<p>Çocuk, kendi başarılarını ve başarısızlıklarını sahiplenme fırsatı bulamayınca iç motivasyon yerine dış onay arayan birine dönüşüyor. Zamanla bu durumun kaygı ve bağımlılık duygusunu beslediğini de söylemişti uzmanlar ama veli grupları galip geldi. Eeee, hayatında çocuğunun yerine kendini koyan, onu her koşula karşı bir kalkan gibi koruyan ebeveynin hak ettiği bir mezuniyet de olmasın mı şimdi?</p>
<p>Ailelerin hâkim olduğu her alan gibi mezuniyetlerde de bu tablo kendini gösterdi. Keşke bir yerlerde “dur” diyen bir öğretmen olsa ama kim dinler ki? WhatsApp grupları çoktan coştu bir kere. Canım öğretmenim itiraz etse, “yapan öğretmenle” vurulacak belli… Tabii bu işe gönüllü, hatta koreografiyi sene başından hazır edenleri de unutmamak lazım.</p>
<p>Nedir bu arkadaşlar? Mezuniyet adı altında yapılan, ya travma üreten ya da yeni travmalara kapı aralayan bu törenlerin vardığı yer neresi? Ne doğallık var, ne samimiyet, ne de masumiyet…</p>
<p>Tamam, her çocuk kıymetli, her çocuk özel. Ama çocuklar uzayı keşfetmedi, Nobel almadı. Sadece zorunlu eğitimlerinin bir aşamasını tamamladılar. Yaşlarına yakışır küçük bir kutlama, arkadaşlarıyla vedalaşma… Buna kimsenin itirazı yok. Bir üst lige mi çıktık, NASA’ya astronot mu yolladık, belli değil.</p>
<p>Bir de şu kurdele meselesi… Bu yılın olmazsa olmazı! Öğretmene kurdeleyle bağlanan çocukların makasla tek tek bağlarının kesilmesi neyin sembolü? Göbek bağı mı? Ritüel o kadar büyümüş ki neredeyse diplomayla birlikte “bağ kesme sertifikası” da verilecek.</p>
<p>Elbette bir öğretmen için de öğrencisi çok kıymetli ama evladını gurbete uğurluyormuş gibi o abartılı duygusallık bana samimiyetsiz geliyor. Her mezuniyet yıkım olsaydı bu mesleği yıllarca icra edemezdik. Onları yeni başlangıçlara uğurlarken tabii ki duygulanırız ama mesleğin döngüsü de bu zaten; yerlerine yeni çiçekler açar o bahçede.<br />
Tekrar gelelim şölen tadında mezuniyetlere. Çocuklar hâlâ çocuk, hanımlar, beyler… Üzerlerine yetişkin kostümü giydirilmiş halde sahneye çıkınca büyümüyorlar. Bir yanda ışıklar, bir yanda abartılı koreografiler, kara gözlükler, yaşlarına hiç uymayan abiyeler… Pullar, simler, inciler havada uçuşuyor. Çocuk bunlar, çocuk! Başlarında kocaman topuzlar, yüzlerinde ağır makyajlar… Bir yanda da sünnet annesi edasıyla ortalıkta dolaşan veliler, öğretmenler…</p>
<p>Yapma öğretmenim, yapma; sen bari yapma… Kimisini sanırsın mezuniyet değil de kırmızı halı; Oscar töreni, Cannes festivali… Bir tek paparazzi eksik. Fotoğraf çekimiyle birlikte diplomadan çok “influencer başlangıç paketi” dağıtılıyor sanki. Ve işte en büyük final eksikliği: Taşlı taçlar… Muhtemelen o da gelecek. “Bakın ben ne muhteşem bir çocuk yetiştirdim”i temsil eden, yetişkinlerin başına takılan yeni bir unvan daha. Bunun eksikliğini şahsen hissettim!</p>
<p>Sezen Aksu’nun dediği gibi… “Çok acayip, zor yarış.”</p>
<p>Mezuniyet töreni değil bu artık; bir hayat gösterisi, hatta başlı başına bir ego yarışı. Tanrım, iyi ki bu yeni nesil mezuniyetlere denk gelmedim. Bir kazaya mahal vermemek için büyük ihtimalle törene gitmez, çocukları alır başka bir gün pikniğe giderdim. Çünkü mezuniyet olmuş eziyet. Bir kez daha altını çizmek istiyorum: Seyrettiklerimin bir kısmı çocukluğun doğallığını törpülüyor, kalan kısmı ise yeni baskıların kapısını aralıyor. Bu işin ekonomi boyutuna hiç değinmiyorum bile.</p>
<p>Ne yapıyorsunuz ya? Bir kendimize gelelim. Eğitim ne çocuğun boynuna bağlılık ilmikleri atmaktır ne de ebeveynlik onu ömür boyu kendi göbek bağına mahkûm etmektir. Bırakın çocuklar hiç olmazsa yaşlarına yakışır mezuniyet törenleri yaşasınlar. Çünkü mezun olan onlar; yani çocuklar. Bırakalım bu hikâyenin kahramanı da alkışı da onlara ait olsun.</p>
<p>Ah güzelim çocuklar… Yetişkinlerin dünyasında kayıp gitmeden, egolarının altında ezilmeden yürüyeceğiniz özgür yarınlarınızın olması umuduyla… Yolunuz açık ve aydınlık olsun.</p>
<p>Filiz Öğretmen’den kucak dolusu sevgiler… Hoş ve mutlu kalın.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/mezuniyet-mi-eziyet-mi-sunnet-annesinden-lgs-annesine-bir-modern-zaman-cilginligi/">Mezuniyet mi, Eziyet mi? Sünnet Annesinden LGS Annesine Bir Modern Zaman Çılgınlığı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://arenahaber.com.tr/mezuniyet-mi-eziyet-mi-sunnet-annesinden-lgs-annesine-bir-modern-zaman-cilginligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Korku ve Sessizlik İklimi</title>
		<link>https://arenahaber.com.tr/korku-ve-sessizlik-iklimi/</link>
					<comments>https://arenahaber.com.tr/korku-ve-sessizlik-iklimi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Filiz Fidan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 14:23:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Filiz Fidan]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[arena haber]]></category>
		<category><![CDATA[bodrum haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[filiz fidan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://arenahaber.com.tr/?p=105737</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mobbing, münferit birkaç olaymış gibi gösterilmeye çalışılsa da; eğitimden sağlığa, kamu kurumlarından özel sektöre kadar çalışma hayatının her alanında sistematik bir soruna dönüştüğünü artık kabul etme zamanı gelmedi mi? Bunun sonuçlarının ne kadar ağır olabileceğini Irmak öğretmenin yaşamına son vermesiyle hep birlikte gördük. Irmak bir ilk miydi? Elbette hayır. Psikolojik şiddet farkındalığı bugün her zamankinden [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/korku-ve-sessizlik-iklimi/">Korku ve Sessizlik İklimi</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mobbing, münferit birkaç olaymış gibi gösterilmeye çalışılsa da; eğitimden sağlığa, kamu kurumlarından özel sektöre kadar çalışma hayatının her alanında sistematik bir soruna dönüştüğünü artık kabul etme zamanı gelmedi mi?</p>
<p>Bunun sonuçlarının ne kadar ağır olabileceğini Irmak öğretmenin yaşamına son vermesiyle hep birlikte gördük. Irmak bir ilk miydi? Elbette hayır.</p>
<p>Psikolojik şiddet farkındalığı bugün her zamankinden daha kritik hale geldi. Açık baskı, dışlama, itibarsızlaştırma, yıldırma ve sistematik yalnızlaştırma… Bu yöntemler ne yazık ki birçok kurumda sıradanlaştı. Pek çok çalışan maruz kaldığı psikolojik şiddeti mobbing olarak tanımlayamıyor maalesef .Tanımlayabilenler ise sesini yükseltmekten çekiniyor. Çünkü hak aramanın bedeli genellikle daha ağır baskı, sürgün, dışlanma ya da mesleki itibarının yerle bir edilmesi oluyor. Bu korku ikliminde sessizlik büyürken mobbingciler cesaret buluyor, mağdurlar ise derin bir yalnızlığa ve çaresizliğe sürükleniyor.</p>
<p>Psikolojik şiddet uzun süre görmezden gelindiğinde yalnızca çalışma ortamını zehirlemekle kalmıyor; ruhsal sağlığı derinden tahrip ediyor. Bu süreç, failin mağdur üzerinde güç ve kontrol kurma döngüsüyle ilerler: Sürekli değersizleştirme ve yıldırma mağdurun direncini kırar, “<strong>yumurta kabuğu üzerinde yürüme</strong>” hissini yaratır ve gerilimi biriktirir. Zamanla psikolojik taciz normalleşir, fail cesaretlenir ve şiddet fiziksel boyuta evrilebilir. Bunu ben değil bilimsel araştırmalar söylüyor. Bu nedenle mobbing, basit bir iş yeri sorunu değil, doğrudan insan hayatını hedef alan ağır bir hak ihlalidir.</p>
<p>Aslında Irmak öğretmen giderken adeta çığlık atarak gitti. Her zamanki gibi biz maktulün sesini yaşarken değil, veda ettikten sonra duyduk. Veda diyorum diğer kelimeyi yazmaya elim gitmiyor. O kadar gençti ki… Yakışmıyor.. Kimbilir yaşarken ne kadar haykırdı ama duyulmadı ya da duyanlar bir şey yapmadı .Bu yaşanan süreç, iddiaların titizlikle araştırılması, sorumluların hesap vermesi ve toplumda psikolojik şiddet farkındalığının artırılması için acil bir uyarı niteliğinde değilse nedir?</p>
<p>Özellikle eğitim alanında tablo utanç verici. Liyakatsiz yönetim, keyfi uygulamalar, öğretmenlerin itibarını zedeleyen tutumlar ve hak arayanlara reva görülen baskılar, okulları korku ve sindirme yuvasına çevirdi. Oysa okullar; baskının değil adaletin, korkunun değil güvenin, yalnızlaştırmanın değil dayanışmanın hâkim olduğu kurumlar olmalıdır.</p>
<p>Mobbing bireysel bir mesele değildir. Çalışma barışını bozan, kurumları çürüten, verimliliği yok eden ve insan ruhunu tarumar eden sistematik bir şiddettir. Görmezden gelindikçe büyür, sessizlikle beslendiğinde daha fazla can yakar.</p>
<p>Bu nedenle her acı olaydan sonra birkaç gün yas tutup gündemin değişmesini beklemek yetmez. Sorunun köküne inmek zorunludur. Meslektaş dayanışması acilen güçlendirilmeli, sendikalar eğitim emekçilerinin yanında lafta değil, somut, cesur ve kararlı adımlarla yer almalıdır. Mobbing iddiaları ciddiyetle soruşturulmalı, hak ihlallerine karşı caydırıcı mekanizmalar işletilmeli ve çalışanların korkusuzca konuşabildiği bir düzen kurulmalıdır.</p>
<p>Kadrolu, sözleşmeli ya da ücretli ayrımı yapılmaksızın tüm eğitim emekçilerinin haklarının korunduğu, korkmadan konuşabildiği ve yalnız bırakılmadığı bir çalışma ortamı oluşturulmadıkça benzer acılarla yüzleşmeye devam edeceğiz. Irmak öğretmenin ardından söylenebilecek en anlamlı söz şudur: <strong>Bir daha hiçbir emekçi kendisini çaresiz, yalnız ve umutsuz hissetmesin diye psikolojik şiddete karşı farkındalığımızı yükseltmek ve bu düzeni değiştirmek zorundayız. Unutmayalım ki psikolojik şiddet, güç ve kontrol döngüsüyle gerilimi biriktirerek fiziksel şiddete evrilmekte ve canlara mal olmaktadır.</strong></p>
<p>Ünlü yazar Lev Tolstoy&#8217;un sözüyle noktalayalım &#8220;<strong>Kötüler, kendilerine tahammül edildikçe daha çok azarlar</strong>.&#8221;</p>
<p>Hoşçakalın</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/korku-ve-sessizlik-iklimi/">Korku ve Sessizlik İklimi</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://arenahaber.com.tr/korku-ve-sessizlik-iklimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kara Pazar</title>
		<link>https://arenahaber.com.tr/kara-pazar/</link>
					<comments>https://arenahaber.com.tr/kara-pazar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Filiz Fidan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 May 2026 13:51:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Filiz Fidan]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[arena haber]]></category>
		<category><![CDATA[chp]]></category>
		<category><![CDATA[filiz fidan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://arenahaber.com.tr/?p=105417</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gerçekle kurgunun, trajediyle mizahın iç içe geçtiği bir ülkedeyiz. Kırmızı Pazartesi’nin ardından şimdi de Kara Pazar’ı yaşadık. Uzun zamandır gökkuşağının renklerini, huzuru ve ortak bir nefes alabilme ihtimalini özlüyorduk. Yaklaşan bayramın sevincini bile tam yaşatmadılar. Bayramın çikolatasını erkenden yiyenler oldu. Geri kalanlara ise acı, kekremsi bir tat bıraktılar. Kuşak olarak sayısız kırılma gördük. Darbeler, kalkışmalar, [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/kara-pazar/">Kara Pazar</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gerçekle kurgunun, trajediyle mizahın iç içe geçtiği bir ülkedeyiz. Kırmızı Pazartesi’nin ardından şimdi de Kara Pazar’ı yaşadık.</p>
<p>Uzun zamandır gökkuşağının renklerini, huzuru ve ortak bir nefes alabilme ihtimalini özlüyorduk. Yaklaşan bayramın sevincini bile tam yaşatmadılar. Bayramın çikolatasını erkenden yiyenler oldu. Geri kalanlara ise acı, kekremsi bir tat bıraktılar.</p>
<p>Kuşak olarak sayısız kırılma gördük. Darbeler, kalkışmalar, siyasi yasaklar, tutuklamalar… Diploma tartışmaları, mazbata krizleri, sıradanlaşan kayyum gaspları… Ama son günlerde yaşananlar, toplumun sinir uçlarını kanatacak kadar vahşi ve derin izler bıraktı. Artık yaşananları tek tek olaylar üzerinden okumak saflık olur. Her şey birbirine bağlı bir zincirin halkaları hâline geldi.</p>
<p>Türkiye’de büyük siyasi krizler artık tek katmanlı yaşanmıyor. Görünen yüzü başka, arka planı bambaşka işliyor. Bu tesadüf değil. Olayların görünen yüzüyle, perde arkasında işleyen mekanizma farklı çalışıyor. Roller çoktan dağıtılmış durumda. Replikler ezberletilmiş. Kimlerin ne zaman konuşacağı, kimin ne zaman susacağı baştan belirlenmiş. Kimin öne süreceği, kimin harcanacağı da.</p>
<p>İnsan ister istemez şunu düşünüyor:<br />
Tüm bu görev dağımlarını yapan el kim?</p>
<p>Hem iktidarın hem muhalefetin kendi hesapları var. Bir de kurumların aşınmış hâli bu tabloyu besliyor.</p>
<p>CHP Genel Merkezi’nde yaşananlar yalnızca bir parti içi kriz değildir. Aynı zamanda Türkiye demokrasisinin geldiği noktanın acı bir aynasıdır. Bir mahkemenin “mutlak butlan” kararı… Tartışmalı bir kongre sürecinin yargı yoluyla yeniden yazılması… Polis müdahalesi, tazyikli su, gaz… Aynı binada yaşanan utanç verici manzaralar… Hepsi bir arada.</p>
<p>Evet, görüntüler çok ağırdı: Cumhuriyeti kuran bir partinin genel merkezinde, kendi genel başkanının binadan tazyikli su ve plastik mermiyle çıkarılması… Aynı çatı altında bazılarının keyifle çikolata yemesi. Bu manzara yalnızca demokrasiye olan güveni sarsmadı. Seçmen iradesinin nasıl gasp edildiğini de açık etti.</p>
<p>Ama dürüst olmak gerekirse mesele sadece dışarıdan gelen bir “saldırı” değil. <span style="color: #800000;"><a style="color: #800000;" href="http://chp muğla"><strong>CHP</strong></a></span>’nin kendi iç sorunları da krizi büyüttü. Delege sistemi… Kongre usulsüzlüğü iddiaları… Uzun süredir çözülemeyen liderlik ve güç mücadeleleri… Partinin zayıf karnı burada. Muhalefet, kendi evini onarmadan iktidara karşı güçlü bir alternatif olamaz.</p>
<p>Seçimle iş başına gelen bir yapının, tartışmalı yargı kararları ve güvenlik güçleri aracılığıyla tasfiye edilmeye çalışılması normal bir siyasi rekabet değildir. Hukukun siyasetin sopası hâline gelmesi, kim iktidarda olursa olsun uzun vadede herkesi yaralar.</p>
<p>Siyasal okuryazarlık tam da burada devreye giriyor. Gündelik hayatta birkaç gün konuşulup geçilen meselelerin çoğu aslında sonuçtur. Sebeplerse çok daha derinde birikir: Kurumların erozyonu. Hukukun siyasallaşması. Kutuplaşmanın körüklenmesi. Partilerin iç demokrasiden uzaklaşması. “Kazanan her şeyi alır” zihniyeti…</p>
<p>Artık sormamız gereken soru şu:<br />
Bu utanç verici senaryonun figüranı mı olacağız, yoksa tarihi yeniden yazacak bir olgunluğa erişebilecek miyiz?</p>
<p>Öfke ve tiksinti anlaşılır duygulardır. Ancak kalıcı çıkış yalnızca öfkeyle olmaz. Soğukkanlı analiz gerekir. İlkeli muhalefet gerekir. Kurumları onarma iradesi gerekir. Ne sadece “zalim-mazlum” ezberine sığınabiliriz. Ne de her şeyi tesadüf sanabiliriz.</p>
<p>Geçen haftaya baktığımızda görünen tablo şuydu: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump ile telefonda “Türkiye-ABD ikili ilişkileri ile bölgesel ve küresel konular” başlığı altında yaptığı görüşmeler… Kılıçdaroğlu’nun videosu… Yetkisi olmayan bir mahkemenin “mutlak butlan” kararı… Nabzı düşürmek için YSK başvurusunun sonucunun beklenmesi—karar daha baştan belliyken.</p>
<p>Sonuç: <a href="http://Özgür Özel"><span style="color: #800000;"><strong>Özgür Özel</strong></span></a>’in yağmur altında Meclis’e yürüyüşü ve TOMA’nın üzerine tırmandığı kareler şimdiden hafızalara kazındı. Yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında o fotoğraflar, yalnızca bir siyasi anın değil. Karanlık bir dönemin ruh hâlinin sembolü olarak okunacak.</p>
<p>Bu Kara Pazar, hepimize verilmiş bir uyarıdır.<br />
Çünkü mesele artık yalnızca siyaseti izlemek değildir. Hangi hikâyenin figüranı olmayı kabul ettiğimizdir.</p>
<p>Ya bu karanlık tiyatronun figüranı olacağız. Ya da toplumsal hafızayı ve demokrasiyi yeniden kuracak olgunluğu göstereceğiz. Bunu değiştirmek tepkisel direnişle olmaz. Soğukkanlı analiz, ilkeli tutum ve kolektif kurum inşası ister. Figüran değil, senarist olmaya çalışmak gerekir—ama bireysel olarak değil; toplum olarak.</p>
<p>O yüzden enseyi karartmadan ufka bakmak lazım.</p>
<p>Bu ülkenin kadim topraklarında, yeniden huzurla nefes alabildiğimiz bayramlarda buluşabilmek dileğiyle… Hoşça ve umutla kalın.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/kara-pazar/">Kara Pazar</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://arenahaber.com.tr/kara-pazar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sosyal Darwinizm</title>
		<link>https://arenahaber.com.tr/sosyal-darwinizm/</link>
					<comments>https://arenahaber.com.tr/sosyal-darwinizm/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Filiz Fidan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 May 2026 09:39:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Filiz Fidan]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[arena haber]]></category>
		<category><![CDATA[bodrum haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[filiz fidan]]></category>
		<category><![CDATA[Hannah Arendt’]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://arenahaber.com.tr/?p=105214</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Büyük lokma ye, büyük konuşma” derdi büyüklerimiz. Türkiye’nin gündemi ise son zamanlarda bu atasözünü tersyüz ediyor: Büyük lokmalar yiyenler, bir de bir o kadar büyük konuşuyor. Sandığa gidiyorsunuz. Kendi siyasi görüşünüze göre oyunuzu veriyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz; yine “sürpriz.” “Artık hiçbir şey beni şaşırtamaz” dediğimiz yerde bile yeniden şaşırıyoruz. Bizim kuşak krizler gördü, kırılmalar gördü; [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/sosyal-darwinizm/">Sosyal Darwinizm</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Büyük lokma ye, büyük konuşma” derdi büyüklerimiz.</p>
<p>Türkiye’nin gündemi ise son zamanlarda bu atasözünü tersyüz ediyor: Büyük lokmalar yiyenler, bir de bir o kadar büyük konuşuyor.<br />
Sandığa gidiyorsunuz. Kendi siyasi görüşünüze göre oyunuzu veriyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz; yine “sürpriz.”</p>
<p>“Artık hiçbir şey beni şaşırtamaz” dediğimiz yerde bile yeniden şaşırıyoruz.</p>
<p>Bizim kuşak krizler gördü, kırılmalar gördü; darbeler, ekonomik çöküşler, toplumsal travmalar yaşadı. Ama zeminin bu kadar kayganlaştığına, kurumların bu kadar aşındığına ve çürümenin hayatın her alanına bu kadar yayıldığına belki de ilk kez tanıklık ediyoruz.</p>
<p>Bir yanda siyaset…Belediyelerden yargıya, bürokrasiden medyaya kadar uzanan ağır bir güç savaşı. Diğer yanda toplum…13 yaşındaki bir kız çocuğunun onlarca erkek tarafından sistematik biçimde istismar edildiği haberleri…<br />
Bir dal sigara için öldürülen çocuklar…Cansız bedenine ulaşılan kadınlar…<br />
İnsan bazen neye öfkeleneceğini, neye yetişeceğini şaşırıyor.<br />
Çünkü çürüme artık tek bir yerde değil; her yere sirayet etmiş durumda.</p>
<p>Türkiye’de siyasi kutuplaşma uzun zamandır yalnızca “farklı görüşler” meselesi olmaktan çıktı. İnsanlar artık karşı tarafı sadece yanlış değil; tehlikeli, düşman, hatta yok edilmesi gereken bir unsur gibi görüyor. Merkez eridikçe uçlar güçleniyor. “Ya bizdensin ya onlardan” dili, toplumsal diyaloğu ve ortak aklı boğan bir iklime dönüşüyor.</p>
<p>Tam da bu yüzden son günlerde kendimi Jürgen Habermas okurken buluyorum. Sanki bugünü yıllar önce tarif etmiş. Habermas’a göre toplum iki farklı eylem biçimi arasında sıkışır: <strong>İletişimsel eylem</strong> ve <strong>stratejik eylem</strong>.<br />
İletişimsel eylem; hakikati, uzlaşıyı, samimiyeti ve rasyonel tartışmayı temel alır. İnsanların birbirini araç değil özne olarak gördüğü bir kamusal alan yaratmayı amaçlar.<br />
Stratejik eylem ise güç oyunudur.Amaç hakikat değil; sonuç almaktır.İkna değil; yönlendirme. Uzlaşı değil; üstün gelme.</p>
<p>Bugün Türkiye’de hissettiğimiz şey tam da budur. Para, güç ve siyasi çıkar; kültürü, vicdanı ve insan ilişkilerini işgal ediyor. Habermas’ın “<strong>yaşam dünyasının kolonileşmesi</strong>” dediği şey, artık teorik bir kavram olmaktan çıkıp gündelik hayatın gerçeğine dönüşüyor.</p>
<p>Bugün Türkiye’de siyasetin neredeyse tamamı stratejik eyleme teslim olmuş durumda. İletişimsel eylem ise yavaş yavaş hafızalardan siliniyor.</p>
<p>Seçilmiş belediye başkanlarının başına gelenler de bu tabloyu daha görünür hâle getiriyor. Eskiden özel hayatın gizliliği kapalı kapılar ardında bir tehdit unsuru olarak kullanılırdı. Şimdi ise hiçbir sansür uygulanmadan televizyon ekranlarına, sosyal medyaya ve manşetlere servis ediliyor.</p>
<p>Muhalif belediye başkanlarının yalnızca siyasi kimlikleri değil; aileleri, özel hayatları ve kişisel ilişkileri de kamuoyunun önüne atılıyor. Soruşturma dosyaları sonuçlanmadan insanlar medya aracılığıyla mahkûm ediliyor. Bu yalnızca <strong>hukuki</strong> değil, aynı zamanda <strong>ahlaki</strong> bir çöküştür.</p>
<p>Çünkü mesele artık siyasi rekabet değil; rakibi insan olarak itibarsızlaştırma meselesidir. Tam burada karşımıza Sosyal Darwinizm’in çarpık siyasi versiyonu çıkıyor: “Güçlü olan hayatta kalır.”</p>
<p>Siyaset bir fikir yarışı olmaktan çıkıp rakibini sistem dışına itme mücadelesine dönüşüyor. Rakip fikir düzeyinde yenilmez; insan olarak itibarsızlaştırılır, yalnızlaştırılır ve tasfiye edilir. Güç sahibi olan; medya gücünü, yargıyı, bürokrasiyi ve propaganda araçlarını kullanarak kendi alanını genişletir. Zayıf olan ise yalnızca kaybetmiyor; teşhir ediliyor, yalnızlaştırılıyor, itibarsızlaştırılıyor.</p>
<p>Carl Schmitt’in “<strong>dost-düşman</strong>” siyaseti burada daha sert halini alıyor. Karşı taraf artık yalnızca rakip değil; tasfiye edilmesi gereken bir unsur gibi görülüyor.</p>
<p>Hannah Arendt’in “<strong>kötülüğün sıradanlığı</strong>” dediği şey de tam burada başlıyor.<br />
<strong>İlkinde</strong> şok oluyoruz.<br />
<strong>İkincisinde</strong> öfkeleniyoruz.<br />
<strong>Üçüncüsünde</strong> alışıyoruz.<br />
En büyük tehlike de bu zaten:<br />
<strong>Alışmak.</strong></p>
<p>Çünkü toplumlar yalnızca yoksullukla değil; vicdan kaybıyla çürür. Bugün yaşadığımız toplumsal yorgunluğun temelinde yalnızca ekonomi yok. İnsanlar aynı zamanda değer erozyonu altında eziliyor. Güvensizlik büyüyor, öfke birikiyor; ama kanal bulamadıkça ya umursamazlığa ya da daha sert kutuplaşmaya dönüşüyor. Ve hâlâ dönüp aynı soruyu soruyoruz:<br />
“<strong>Nasıl bu hale geldik?</strong>”</p>
<p>Ama mesele artık tek bir partiye ya da tek bir lidere indirgenemeyecek kadar büyük. Bu; sistemin teşvik ettiği davranış biçimlerinin, küresel popülizmin, sosyal medya çağının ve zayıflayan kurumların ortak sonucu.<br />
Gerçek çözüm ise hâlâ aynı yerde duruyor:<br />
<strong>Şeffaflık.</strong><br />
<strong>Liyakat.</strong><br />
<strong>Hukukun üstünlüğü.</strong><br />
<strong>Mahremiyete saygı.</strong><br />
<strong>Eğitim.</strong><br />
Ve en önemlisi, birbirini <strong>düşman değil insan</strong> olarak görebilme kapasitesi.</p>
<p>Çünkü toplumlar saf rekabetle değil; <strong>dayanışmayla</strong> ayakta kalır. Bu kaygan zeminde yoruluyoruz. Ama yorgunluk susmak için gerekçe olmamalı.</p>
<p>Gördüğümüzü olduğu gibi söylemeye, vicdanımızı ve refleksimizi kaybetmemeye devam etmek zorundayız.</p>
<p>Çünkü <strong>alışmak</strong>, en büyük <strong>yenilgi</strong> olur.<br />
Hoşçakalın.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/sosyal-darwinizm/">Sosyal Darwinizm</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://arenahaber.com.tr/sosyal-darwinizm/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Direnmenin Rengi: Sevim&#8230;</title>
		<link>https://arenahaber.com.tr/direnmenin-rengi-sevim/</link>
					<comments>https://arenahaber.com.tr/direnmenin-rengi-sevim/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Filiz Fidan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 May 2026 05:21:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Filiz Fidan]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[arena haber]]></category>
		<category><![CDATA[filiz fidan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://arenahaber.com.tr/?p=104975</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayatınıza bir yerinden dokunmuş “çılgın” arkadaşlarınız oldu mu hiç ? Yaşamın en sert, en değiştirilemez yanına bile meydan okuyan insanlar. Renklerini yalnızca kıyafetlerine değil; dokundukları her şeye, her yüzeye, her ana bulaştıran arkadaşlar… Benim oldu. Sevim. Birlikte yıllarca çalıştığım öğretmen… Ama her şeyden önce bir anne, Anne Sevim. Biz onunla hiç uzun uzun oturup kahve [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/direnmenin-rengi-sevim/">Direnmenin Rengi: Sevim&#8230;</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayatınıza bir yerinden dokunmuş “çılgın” arkadaşlarınız oldu mu hiç ? Yaşamın en sert, en değiştirilemez yanına bile meydan okuyan insanlar.</p>
<p>Renklerini yalnızca kıyafetlerine değil; dokundukları her şeye, her yüzeye, her ana bulaştıran arkadaşlar…</p>
<p>Benim oldu. <strong>Sevim</strong>.</p>
<p>Birlikte yıllarca çalıştığım öğretmen…</p>
<p>Ama her şeyden önce bir anne, <strong>Anne Sevim</strong>.</p>
<p>Biz onunla hiç uzun uzun oturup kahve içemedik mesela. Öyle keyifle çarşı pazar gezmelerimiz, akşam yemekleri, uzun eğlenceler, plansız buluşmalar da olmadı.</p>
<p>Hep bir nefeslik kaldı birlikte geçirilen zamanlarımız. Mesai aralarına, telaşların arasına sıkıştı dostluğumuz…</p>
<p>Ben kendi doğum tarihimi bile bazen unutabilirim. Ama Sevim unutmaz. Doğum günlerini, özel günleri, çocuklarımızın bile en küçük ayrıntısını hatırlar. Kutlamanın mutlaka bir yolunu bulup yapar. Bitmeyen bir enerjisi vardır onun. Tükenmez sanki.</p>
<p>Hiç asık suratlı hatırlamam mesela Sevim’i. Okula bakımsız geldiğini de…<br />
Tüllü şapkalarını takıp törenlere gelir; <strong>şıklığından</strong>, <strong>zarafetinden</strong> asla vazgeçmez. Hepimizi biraz kıskandırır hatta…</p>
<p>Tek kişilik yemek nedir bilmez. Çantasından her an küçük bir mahalleyi doyuracak kadar bereket çıkar. Her molada sofraya dönüşür etrafı. Sanki içinde hiç eksilmeyen bir Halil İbrahim bereketi taşır.</p>
<p>Aheste yürümez o. Adımları hep acelecidir. Hep bir yere yetişiyormuş gibi…<br />
Yemeğini hızlı yer, çayını hızlı içer, konuşurken bile hayatın gerisinde kalmamak ister gibi yaşar.</p>
<p>Oysa yükü ağırdır Sevim’in. Çok ağır…</p>
<p>Ama o yük, omuzlarını bizimki kadar kolay düşürmez. Bazen yanaklarından sessiz sessiz yaşlar dökülür. Sonra daha kurumadan yüzünde bir gülümseme açar.</p>
<p><strong>Anne Sevim</strong>…</p>
<p>Ölümü evladından sonra isteyen Sevim. Evet, yanlış okumadınız. <strong>Engelli</strong> bir evladın annesi Sevim.</p>
<p>Her dönem sonunda okula gelemeyen oğluna karne hazırlayıp heyecanını bizimle yaşayan…</p>
<p>“Hiç olamayacak” denilen sünnetin, düğünün hazırlığını tatlı telaşlarla hep birlikte yaptığımız; mahallenin en yakışıklısı <strong>Değer’in annesi Sevim.</strong></p>
<p>Evet…</p>
<p>Engelli anneleri biraz başka yaşlanır sanki… Uykuları hafiftir onların; gece hiç tam bitmez. Her kahkahanın arkasında küçük bir endişe, her planın içinde “<strong>Benden sonra ne olacak</strong>?” korkusu vardır.</p>
<p>Çocukları büyüse de içlerindeki annelik hiç dinlenmez. Çünkü bilirler; hayat onların evladına herkes kadar kolay davranmayacaktır. Bu yüzden yalnız çocuklarını değil, dünyanın sertliğini de sırtlanırlar yıllarca.</p>
<p>En çok da güçlü görünmeye alışırlar. Yorulsalar bile belli etmez, dağılsalar bile toparlar, düştükleri yerden yine çocuklarının elini tutarak kalkarlar.</p>
<p>Belki de bu yüzden engelli annelerinin gülüşü biraz özeldir…</p>
<p>İçinde hem <strong>yorgunluk</strong>, hem <strong>direnç</strong>, hem de tarifsiz bir <strong>sevgi</strong> taşır. Ve insan o gülüşe bakınca, hayatın bütün kırılmalarına rağmen hâlâ nasıl ayakta kalınabildiğini anlar.</p>
<p>Az uyur.</p>
<p>Az yer.</p>
<p>Çok koşturur.</p>
<p>Çok yorulur.</p>
<p>Ama bir kez olsun “<strong>yoruldum</strong>” dediğini duymazsınız. Belki de bu yüzden, eve sıkışmış hayatının bütün renklerini duvarlara, boyalara, tuvallere taşır Sevim. İçine sığmayan hayatı resmeder durur&#8230;</p>
<p>Bazı insanlar vardır; hayata tutunmayı öğretir insana. Sessizce, fark ettirmeden…</p>
<p><strong>Sevim</strong> de öyle biri işte. Biraz telaş, biraz kahkaha, biraz boya lekesi, biraz gözyaşı…</p>
<p>Ama en çok da direnmenin rengi. İyi ki geçti hayatımızdan değil; iyi ki hâlâ içinde…</p>
<p>Sağlık ve mutlulukla kalın…</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/direnmenin-rengi-sevim/">Direnmenin Rengi: Sevim&#8230;</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://arenahaber.com.tr/direnmenin-rengi-sevim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>6 Mayıs: Güllerin Solduğu Mayıs</title>
		<link>https://arenahaber.com.tr/6-mayis-gullerin-soldugu-mayis/</link>
					<comments>https://arenahaber.com.tr/6-mayis-gullerin-soldugu-mayis/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Filiz Fidan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 May 2026 08:36:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Filiz Fidan]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[arena haber]]></category>
		<category><![CDATA[bodrum haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Gezmiş]]></category>
		<category><![CDATA[erdal eren]]></category>
		<category><![CDATA[filiz fidan]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin İnan]]></category>
		<category><![CDATA[Ulucanlar Cezaevi]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Aslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://arenahaber.com.tr/?p=104871</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu ülkede “idam sehpası”, bir dönemin kırılma anlarını anlatan; dokunduğu her şeyi yerinden eden sert bir simgeye dönüştü. 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan sonra görünmeyen bir duvar örüldü bu topraklarda. Devlet ile gençlik arasında… Söz ile korku arasında… Umut ile bastırılmış öfke arasında. Karşılıklı sesler yükseldi ama kimse birbirini duymadı. Uzlaşma geri çekildi. Geriye, geri dönülmez [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/6-mayis-gullerin-soldugu-mayis/">6 Mayıs: Güllerin Solduğu Mayıs</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu ülkede “<strong>idam sehpası</strong>”, bir dönemin kırılma anlarını anlatan; dokunduğu her şeyi yerinden eden sert bir simgeye dönüştü.</p>
<p><strong>12 Mart 1971 Muhtırası</strong>’ndan sonra görünmeyen bir duvar örüldü bu topraklarda.</p>
<p>Devlet ile gençlik arasında…</p>
<p>Söz ile korku arasında…</p>
<p>Umut ile bastırılmış öfke arasında.</p>
<p>Karşılıklı sesler yükseldi ama kimse birbirini duymadı. Uzlaşma geri çekildi. Geriye, geri dönülmez bir kopuş kaldı.Tanıdık geliyor mu?</p>
<p>Bu duvarın bugüne dokunan bir tarafı yok mu?<strong>6 Mayıs 1972 idamları</strong>, işte bu kopuşun en trajik yüzüdür.6 Mayıs…</p>
<p>O gece sabaha karşı, Ulucanlar Cezaevi’nde: 01.25’te <strong>Deniz Gezmiş</strong> 02.25’te <strong>Yusuf Aslan</strong> 03.00’te <strong>Hüseyin İnan</strong> daha yirmilerinin başında üç fidan, bir sehpanın gölgesinde susturuldu.</p>
<p>Hangisi için en zordu? İlk sehpaya yürüyen mi… Yoksa arkadaşlarının gidişini izleyen mi? Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan…</p>
<p>Türkiye’de yükselen 68 kuşağının en çok hatırlanan isimleri. Anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı bir çizgide mücadele ettiler. Yargılandılar.</p>
<p>Olağanlığın dışına taşan süreçler, ağır kararlar ve infazla sonuçlanan bir hukuk pratiğiyle tamamlandı. Yirmilerinin başındaki üç hayat…</p>
<p>Kimileri için bu infaz, devlet refleksiydi. Kimileri içinse telafi edilemeyecek bir adaletsizlik. Onlar sadece üç isim değildi. Bir dönemin inadıydı. Bir kuşağın “<strong>başka bir dünya mümkün</strong>” diyebilme cesaretiydi. Ardlarında mektuplar kaldı; kelime kelime dökülen son nefesler gibi.</p>
<p>Sonra geriye, prosedürün soğuk düzeni ile korkunun ördüğü ağır bir sessizlik kaldı. Dilsiz bir ağız gibi sözün değil, yükün büyüdüğü bir yer&#8230;Attilâ İlhan’ın dizelerinde “Müjgân’la biz ağlaşırdık…” dediği gibi, ağlaştık. Bazen adlarına yazılan şiirlerde, şarkılarda, türkülerde, ağıtlarda… Bazen izlediğimiz dizilerde, filmlerde. Cenazeleri bile ailelerine “teslim” edilmedi. Dirilerinden korkulduğu gibi ölülerinden de korkuldu bu çocukların.</p>
<p>Söylenmesi yasak olanın ağırlığı hafızayı körleştirirken, defin işlemlerinin asker eşliğinde yapılması neyin konuşulup neyin susulacağına dair açık bir mesajdı. İnfazdan sonra bile bu üç ismi yan yana getirmemek için sürdürülen çaba, aynı sıraya konulsa bile aralarına bırakılan bilinçli boşluklarda görünür oldu: “<strong>Yan yana yatınca ihtilal mi yapacaklar</strong>? ”Oysa son istekleri, Taylan Özgür’ün yanına gömülmekti. İnsani bir talep bile “<strong>güvenlik</strong>” duvarına çarptı.</p>
<p>Sadece bu üç fidanla doymadı düzen. 1970’ler boyunca —özellikle 12 Eylül 1980 Darbesi ile— idamlar, işkenceler ve faili meçhuller, koca bir kuşağı öğüten bir değirmene dönüştü. Sağdan, soldan, Kürt hareketinden… Her görüşten genç, bu şiddet sarmalının içinde savruldu.</p>
<p>Bu zincirin en vicdan sızlatan halkalarından biri <strong>Erdal Eren’</strong>di. 13 Aralık 1980’de idam edildiğinde henüz 17 yaşındaydı. Yaşı mahkeme kararıyla büyütüldü. Kemik testi bile yapılmadan verilen hüküm, Türkiye adalet tarihinin en karanlık lekelerinden biri oldu. Kenan Evren’in “<strong>Asmayalım da besleyelim mi</strong>?” sözü, bu dönemin özeti gibi dolaşıyor hâlâ.</p>
<p>Aynı dönemde idam politikasını “<strong>Adaletli olsun diye bir sağdan bir soldan astık</strong>” diyerek savunuyordu. Biz; adaletle güvenlik, vicdanla korku arasında sıkışmış bir sistemin mirasçılarıyız. Bazı isimler marşlara, şiirlere, filmlere taşınarak ölümsüzleşti. Bazıları tarihin sessiz tozuna karıştı.</p>
<p>Günümüzde bunun devamı, “<strong>bir kereden bir şey olmaz</strong>” mantığıyla başlayan kayıtsızlık oldu. Kayıtsızlık büyüdü. Sistemleşti.</p>
<p>Nice genç hayat, sıradan bir umursamazlığın içinde savruldu. Ulucanlar Cezaevi, müzeye dönüştürüldükten sonra koridorlarında yürüdüm. Her adımda geçmiş geri döndü. İdam sehpasına giden o dar yolda, kulağımda Concierto de Aranjuez çalıyordu. Her nota bir vedanın içine düşüyordu. Avluya çıktım. Bir sigara yaktım. Dumanı zamanın içinden süzülüp oradan hâlâ duranlara karıştı. İşkence odalarının kapısından geçtim. Hücrelerin önünde durdum. Ranzaların arasından yürüdüm. Ve bir an… Erdal Eren geçti yanımdan. Sessizdi. Ağırdı. Dimdikti. Devrilmeyen, ölümle bile yıkılmayan bir duruş gibi. Çünkü bu koridorlarda insan yalnız yürümüyor. Her adım, bir başkasının hatırasına değiyor.</p>
<p>Bugün, 54 yıl sonra aynı soruların etrafında dönüp duruyoruz: Adalet, güvenlik kaygısıyla nasıl dengelenmeliydi? Hukuk, siyasi konjonktürün baskısı altında ne kadar bağımsız kalabilirdi? Tek bir cevap yok. Bugün ülkede idam yok. Ama fikirler farklı; farklı görüşler dört duvarın arasında susturuluyor. Sesler yükseliyor. Kalabalık büyüyor. Sözcükler çoğalıyor. Ama yine yukarıdakiler aşağıdakileri duymuyor. Duymak istemiyor. Duymayacak kadar uzak kalıyor.</p>
<p>İdam değil artık adı; yine de aynı duvar var: Sözün geçmediği, kararın yukarıda kaldığı bir duvar. Yukarı konuşuyor. Aşağı susturuluyor. Ve tarih, bu kez başka bir biçimle aynı acıyı arıyor.</p>
<p>6 Mayıs… Güllerin solduğu Mayıs. Bir yanda gül ağaçlarının altına dikilenler, bir yanda darağacında can verenler.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/6-mayis-gullerin-soldugu-mayis/">6 Mayıs: Güllerin Solduğu Mayıs</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://arenahaber.com.tr/6-mayis-gullerin-soldugu-mayis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Melike’nin Tacı ve Amed’in Alkışı</title>
		<link>https://arenahaber.com.tr/melikenin-taci-ve-amedin-alkisi/</link>
					<comments>https://arenahaber.com.tr/melikenin-taci-ve-amedin-alkisi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Filiz Fidan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 May 2026 06:14:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Filiz Fidan]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Amed Spor]]></category>
		<category><![CDATA[arena haber]]></category>
		<category><![CDATA[bodrum haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[filiz fidan]]></category>
		<category><![CDATA[Nazım Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Bedreddin Destanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://arenahaber.com.tr/?p=104786</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu hafta iki haber ve görüntü düştü önümüze… Biri bir çocuğun bulunma anı, diğeri bir kentin şampiyonluk kutlaması. Batman’ın Gercüş ilçesine bağlı Bağlıca köyünde kaybolan 2,5 yaşındaki Melike Erkin’in 12 saat sonra bulunduğu anlar kameralara yansıdı. Nasıl da güzel Melike. Papatya gibi , yumuk yumuk elli Melike. Onu bulan asker abilerinin sevgi çemberiyle sarmalaması bir [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/melikenin-taci-ve-amedin-alkisi/">Melike’nin Tacı ve Amed’in Alkışı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu hafta iki haber ve görüntü düştü önümüze…<br />
Biri bir çocuğun bulunma anı, diğeri bir kentin şampiyonluk kutlaması.</p>
<p>Batman’ın Gercüş ilçesine bağlı Bağlıca köyünde kaybolan 2,5 yaşındaki Melike Erkin’in 12 saat sonra bulunduğu anlar kameralara yansıdı.<br />
Nasıl da güzel Melike. Papatya gibi , yumuk yumuk elli Melike. Onu bulan asker abilerinin sevgi çemberiyle sarmalaması bir prenses gibi ağırlama değil miydi? Tacı yoktu ama sevgiyle işlenmiş, şefkat taşlarıyla süslü bir taç yapmışlardı ona. O da huzurla sarıldı uzanan ellere. Sımsıkı sarıldı.</p>
<p>Dolaşıma giren videoların içinden çıkamadım ben. Çünkü ne zamandır kayıp bir çocuğun bulunmasına böyle sarılıp sarmalanan görüntülerle tanık olmuyorduk. Artık bir çocuk kayıpsa aklımıza ilk gelen şey umut değil… vahşet.</p>
<p>Melike öyle bir sevgiyle kucaklandı ki; ne “anne” diye haykırdı ne “baba”…</p>
<p>Çünkü o an sarıldığı şey bir kişiden öteydi: güven, korunmuşluk, hayatta kalmış olmanın sevinci.</p>
<p>Belki de bu yüzden o görüntüler içimize bu kadar işledi. Bir çocuğu büyüten sadece ailesi değil, ona dokunan herkesin kurduğu o görünmez güven halkasıdır. Keşke her çocuk bu halkada yaşayabilseydi.</p>
<p>Aynı gün Amed Spor şampiyon oldu, Süper Lig’e yükseldi. Ama bu yükselişle birlikte yine o tanıdık dil devreye girdi: ayrıştıran, kutuplaştıran, sevinci bile bölmeye çalışan…</p>
<p>Bu başarı da en az Melike kadar kucaklanması gereken bir başarıydı.Bir çocuğun kurtuluşunda birleşebilen bir toplum,<br />
bir kentin emeğinde neden bölünür?</p>
<p>İster sevin ister sevmeyin; Diyarbakır bu ülkenin kopmaz bir parçası. Yeri geldiğinde kitaplarını okuduğunuz yazarın, türküsüyle efkârlandığınız ozanın, halay çektiğiniz müziğin, şiirlerini ezberlediğiniz şairlerin memleketi. Pek çok medeniyete beşiklik etmiş surların, Dicle Nehri kıyısında yükselen kadim şehrin adı. “<strong>Mezopotamya’nın kapısı</strong>”, medeniyetler havzamızın ayrılmaz bir parçasıdır.</p>
<p>Ve evet… direndi ve başardı. Tüm yok saymalara rağmen üstelik. Türkiye’de spor ve kimlik ilişkisi tam da burada düğümleniyor.<br />
Futbol, tarih boyunca milliyetçiliğin, aidiyetin aynası oldu. Oysa mesele başından beri aidiyet değil, tahammül meselesi.<br />
Bir çocuğu kucaklarken birleşebiliyorsak, bir kentin emeğini alkışlarken neden birleşemeyiz?</p>
<p>Hobbes diyor ki: <strong>İnsan korkuyla sınır çizer</strong>. Güven arayan önce kendine bir alan kurar, sonra o alanı korumak için “öteki”ni üretir.<br />
Korkuyor muyuz? Korkuyla kurulan sınırlar ancak kucaklaşmayla aşılır oysa.</p>
<p>Rousseau ekliyor: <strong>İnsan doğada değil, kurduğu düzenle bölünür</strong>. Yani ayrışma bazen karakter değil, inşa edilmiş bir alışkanlıktır.<br />
İnşa edilene mi uyuyoruz?</p>
<p>Bölünme bir anda olmaz. Önce küçük bir mesafe koyarız. Sonra o mesafeyi anlamla doldururuz. En sonunda da o anlamı haklılık sanırız.<br />
Hangi anlamımız haklı? Belki de Melike’nin görüntüsünü bu kadar etkili yapan şey buydu: Biz orada yüze baktık. Korkuya, kırılganlığa ve hayatta kalma sevincine. Ama bir şehir, bir kimlik, bir takım olunca aynı şey olmuyor. Yüze bakmıyoruz. Ezbere bakıyoruz.</p>
<p>Bu yüzden bazı sevinçler yarım, bazı alkışlar eksik, bazı başarılar yalnız kalıyor. Oysa gerçek değişmiyor: Bir <strong>çocuk</strong> sevgiyle susar, bir şehir <strong>direnerek</strong> konuşur. Ve ikisi de görülmek ister. Ama kimin sevincinin meşru olduğuna karar veren görünmez bir hiyerarşi var.</p>
<p>Siyah-beyaz bir Beşiktaşlı olarak şunu söyleyebilirim, futbola olan ilgim Metin , Ali, Feyyaz döneminde kalmış olsa da.</p>
<p><strong>Melike</strong>’de yüze baktık: kırılganlığa, hayatta kalma sevincine. <strong>Amed</strong>’de ise etikete baktık: “kimlik”, “siyaset”, “öteki”…</p>
<p>Oysa yapmamız gereken basitti: Melike’yi kucakladığımız gibi Amed’i de alkışlayabilmek. Çünkü mesele sadece kime sarıldığımız değil,<br />
kimi görmezden geldiğimizdir.</p>
<p>Nâzım Hikmet, Şeyh Bedreddin Destanı’nda ne güzel söyler:</p>
<p>“Yarin yanağından gayrı her şeyde, her yerde, hep beraber.” Bizi kurtaracak olan <strong>ayrışma</strong> değil; birbirimize tahammülümüz, birbirimize dokunabilme cesaretimizdir.</p>
<p>Alkışlarımız çoğalsın. Hoş ve umutla kalın.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/melikenin-taci-ve-amedin-alkisi/">Melike’nin Tacı ve Amed’in Alkışı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://arenahaber.com.tr/melikenin-taci-ve-amedin-alkisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mesele Gerçekten Andımız mı?</title>
		<link>https://arenahaber.com.tr/mesele-gercekten-andimiz-mi/</link>
					<comments>https://arenahaber.com.tr/mesele-gercekten-andimiz-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Filiz Fidan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Apr 2026 12:21:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Filiz Fidan]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[arena haber]]></category>
		<category><![CDATA[bodrum haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Filiz Fidar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://arenahaber.com.tr/?p=104328</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her sabah yıllar boyu okuduğumuz o metin… “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” Eğitimde bir skandal patlak verdiğinde toplumun refleksi hâlâ aynı: “Eee çünkü Andımız kaldırıldı!”</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/mesele-gercekten-andimiz-mi/">Mesele Gerçekten Andımız mı?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her sabah yıllar boyu okuduğumuz o metin… “Türküm, doğruyum, çalışkanım…”</p>
<p>Eğitimde bir skandal patlak verdiğinde toplumun refleksi hâlâ aynı: “Eee çünkü Andımız kaldırıldı!”</p>
<p>Pardon? Buna gerçekten inanıyor musunuz? Andımız kalkalı yıllar geçti. Bu ülkenin karanlığı o günden sonra mı başladı? Bırakın Andımızı… Hipokrat yemini etmiş doktorların gerçeği örtbas ettiği, delillerin kaybolduğu, kayıtların silindiği, raporların uydurulduğu bir ülkedeyiz.</p>
<p><strong>Gülistan Doku</strong> dosyasında 6-7 yıl boyunca susanlar, görmezden gelenler, süreci yönlendirdiği söylenenler… Bütün bu zincir, bu metinle büyüdü..<br />
Kahramanmaraş’ta yaşanan <strong>katliamda</strong> da aynı tablo karşımızda. O gün silahı okulun içine getiren bir çocuk vardı – ama o çocuk tek değildi! Onu yetiştiren, bakan, görüp susan, şiddeti normalleştiren, önlem almayan, alamayan geniş bir toplumsal zemin vardı.</p>
<p>Şiddet burada bireysel bir sapmadan çok kolektif bir başarısızlık değil de nedir?</p>
<p>“Balık hafızalıyız” deyip duruyoruz. Kaçış rampamız bu! Oysa mesele hafıza değil; unutmaya meyilli olmak. Unutursak <strong>yüzleşmeyiz</strong>. Yüzleşmezsek <strong>özür</strong> dilemeyiz. Özür dilenmezse<strong> hesap sorulmaz</strong>. Hesap sorulmadığında ise aynı <strong>kan</strong>, aynı <strong>acılar</strong> yeniden üretilir.</p>
<p>Yıllar önce yine Maraş’ta gebe kadınları öldürenler, masumları katledenler de “o metni” ciğerlerini parçalayarak okuyanlar arasındaydı. Sivas’ta Madımak’ta 33 aydın yakılırken yangını izleyenler, ateşi körükleyenler ya da suskunluğu tercih edenler… Çorum’da faili meçhul cinayetler, köylerin yakıldığı günlerdeki aynı sessizlik ve örtbas düzeninin parçası olanlarda aynı andı okumadılar mı?</p>
<p>“<strong>Doğruyum</strong>” diyenlerin vicdanında neden hâlâ bu kadar derin bir kara delik var?</p>
<p>Okula istediğiniz kadar ahlak dersi koyun, erdem üzerine nutuklar atın. Ama öğrenci dersten çıktığında gördüğü şey er<strong>demli olanın cezalandırıldığ</strong>ı, <strong>ahlaksız olanın ödüllendirildiği</strong> bir dünyaysa… Pratiğini görmediği teorinin insan hayatına hiçbir katkısı olmaz.</p>
<p>İşte Immanuel Kant’ın “<strong>vicdan özerkliği</strong>” tam burada çöker. İnsan ancak içindeki ahlaki yasaya –korkuya, menfaate, suskunluğa değil– kendi vicdanı üzerinden boyun eğdiğinde gerçekten özgür ve erdemli olur. Bizim sistemimizde ise vicdan eziliyor, susturuluyor, ödüllendirilmiyor. Cezasızlık, güçlü olanın ahlaksızlığını meşrulaştırıyor. <strong>Vicdan</strong> özerk değil; korkuya mahkûm.</p>
<p>Şiddet her yerde çoğalırken çocuklar da aynı zehirli dünyaya doğuyor. Kadın cinayetleri her gün işlenirken, ev içi şiddet sıradanlaşırken… Çocuklar bu şiddeti sadece izlemiyor; dilini, algısını ve örnek davranışlarını ondan alıyor. Şiddet gösteren “güçlü” sayılıyor, saygı görüyor. Adaletin bazıları için hiç işletilmediği öğreniliyor. Cezasız kalan şiddeti gören çocuk, vicdanı değil sonucu taklit ediyor.</p>
<p>Demek ki mesele bir metni okumak değil.Mesele, o metnin içini dolduracak <strong>insanlığı</strong> kurmaktır.</p>
<p>“Doğruyum” demek kolay. Doğru olmak zordur. “Çalışkanım” demek kolay. Ama adaletli, vicdanlı ve sorumlu bireyler yetiştirmek çok daha zor.</p>
<p>Şimdi okullar için güvenlik tedbirleri gündemde: kameralar, turnikeler, demir kapılar, yüksek duvarlar… “<strong>Okulun dışını nasıl koruyacağız</strong>?” tartışması günlerdir sürüyor. Bu tür önlemler elbette eksik kalmasın; fakat yeterli değil. Elinizde ne alsanız “<strong>kir</strong>” aynı yerden sızabilir. Hortumla yıkasanız bile temizlenmeyen şey, suyun kirle temasından ibaret değildir; kir nerede üretiliyorsa orayı kapatmadığınız sürece aynı pislik yeniden gelir.</p>
<p>Okullar dualarla açıldı. Ama tek tek çocukları sıraya dizmek, üst baş aramak, çanta didik didik etmek… Bunlar sürekliliği olan çözümler değil, çoğu zaman üç-beş günlük göz boyama yöntemleridir. Uygulama hızı birkaç gün sonra düşer, iz bırakmadan unutulur. Bu topluma artık sus payı yetmiyor. <strong>YETER</strong> diyoruz!</p>
<p>Asıl ihtiyaç bambaşka: İvedilikle okullara rehberlik ve psikolojik danışman öğretmeni kadrolarının artırılması. Beş yüz öğrenciye bir rehber öğretmen ne yapabilir ki? Ve öncelikle riskli okullara sosyal hizmet uzmanlarının acilen görevlendirilmesi.</p>
<p>Bu iki meslek birbiriyle bağlantılıdır ama görev tanımları farklıdır. Rehberlik hizmetleri artık yetmiyor; bunu lütfen görün. Çocuğu yalnızlaştırmadan, sorun büyümeden müdahale etmek için ikisine de ihtiyacımız var.</p>
<p>Söyleyin: Böyle bir eğitim sistemine geçmek için daha ne kadar bekleyeceksiniz? Daha kaç çocuğun kanı akacak? Daha kaç anne “keşke” diye feryat edecek?</p>
<p>Kutuplaşma vakti değil! Sorumluların bir an önce vicdan muhasebesi yapma, daha fazla kana bulamadan sorumluluk paylarını üstlenme vaktidir.</p>
<p>Çünkü heba edilecek tek bir çocuğumuz bile yok.Bir tane bile!</p>
<p>Bu iş okul yıkamakla, duvar örmekle, kamera takmakla bitmez. Çocukları korumak istiyorsanız önce onları yetiştiren sistemin kirli vicdanını onarın. Hortumu önce oraya tutun.</p>
<p>Adalet, liyakat ve vicdan sisteme yerleşmeden ne Andımız ne de demir kapılar kurtarır çocuklarımızı.</p>
<p>Unutan toplum<strong> özür</strong> dilemez. Yüzleşmeyen toplum <strong>ders</strong> almaz. Sorumlu olmayan toplum büyümeyi erteler. Büyüme ertelendikçe herkesin içinde, bir yerlerde <strong>kindarlık</strong> büyür.<br />
Artık karar verme vakti: Görmezden gelmeye devam mı edeceğiz, yoksa bu düzeni gerçekten değiştirmeye mi başlayacağız? Her gecikme, bir çocuğun hayatına mal olacak.</p>
<p>Yeter artık.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/mesele-gercekten-andimiz-mi/">Mesele Gerçekten Andımız mı?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://arenahaber.com.tr/mesele-gercekten-andimiz-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>GÜLİSTAN DOKU….Altı Yıllık Sessizlikten Adaletin Sesi</title>
		<link>https://arenahaber.com.tr/gulistan-doku-alti-yillik-sessizlikten-adaletin-sesi/</link>
					<comments>https://arenahaber.com.tr/gulistan-doku-alti-yillik-sessizlikten-adaletin-sesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Filiz Fidan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2026 06:13:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Filiz Fidan]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[arena haber]]></category>
		<category><![CDATA[bodrum haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[filiz fidan]]></category>
		<category><![CDATA[GÜLİSTAN DOKU]]></category>
		<category><![CDATA[İpek Er]]></category>
		<category><![CDATA[Nadira Kadirova]]></category>
		<category><![CDATA[Rojin Kabaiş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://arenahaber.com.tr/?p=104164</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nihayet. Dosya, tozlu raftan indirildi. 5 Ocak 2020. Tunceli&#8217;de, Munzur Üniversitesi&#8217;nde okuyan 21 yaşındaki Gülistan Doku, KYK yurdundan çıktıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamadı. Cansız bedeni ise hâlâ bulunamadı. Gülistan Doku adeta buharlaştı. Altı yıl….Koskoca altı yıl boyunca bu dosya rafta tozlandı. Bir dosya bu kadar uzun süre “beklemez.” Ancak bekletilir. Aile hayatını bir kenara [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/gulistan-doku-alti-yillik-sessizlikten-adaletin-sesi/">GÜLİSTAN DOKU….Altı Yıllık Sessizlikten Adaletin Sesi</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Nihayet. Dosya, tozlu raftan indirildi.</p>
<p>5 Ocak 2020. Tunceli&#8217;de, Munzur Üniversitesi&#8217;nde okuyan 21 yaşındaki Gülistan Doku, KYK yurdundan çıktıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamadı. Cansız bedeni ise hâlâ bulunamadı. Gülistan Doku adeta buharlaştı.</p>
<p>Altı yıl….Koskoca altı yıl boyunca bu dosya rafta tozlandı. Bir dosya bu kadar uzun süre “beklemez.” Ancak bekletilir.</p>
<p>Aile hayatını bir kenara bıraktı ama adalet arayışını hiç bırakmadı. Avukatları Ali Çimen tüm baskılara rağmen dosyaya dört elle sarıldı. Yıllarca &#8220;intihar&#8221; algısı pompalanırken, soruşturma kasten sürüncemede bırakıldı. Deliller karartıldı. Kamera ve HTS kayıtları sümen altı yapıldı . Yetkililer ise yıllarca aynı cümleyi tekrar etti: “Bulamadık.” Bulamamak mı, bulmamayı tercih etmek mi?</p>
<p>Sessizlik, bu ülkede en etkili koruma yöntemlerinden biri oldu. Buraya kadar olanlar bizim için gayet sıradandı. Normali anormal, anormali ise ustalıkla normalleştiren bizler; artık işini yapanlara minnet duyan, yapmayanlara ise alışan bir topluma dönüştük.</p>
<p>Ama ezber bir anda bozuldu. Tunceli Cumhuriyet Başsavcısı Ebru Cansu göreve başladı. Başsavcı Cansu, Gülistan&#8217;ın ailesinin yüzüne bakıp &#8220;<strong>söz veriyorum</strong>&#8221; dedi. Ve ilk kez biri sözünü bu dosyaya yazdı.</p>
<p>Her şeyi baştan ele aldı. Özel ekip kurdu. <strong>İntiharı</strong> merkezden çıkartıp, <strong>cinayet</strong> şüphesi üzerine yoğunlaştı. Bu iradenin sonucu Gülistan’ın en çok ihtiyaç duyduğu adım atıldı: <strong>Gerçek bir soruşturma</strong> .</p>
<p>Başsavcı Cansu&#8217;nun azmi ve talimatıyla ilk kez bir operasyon yapıldı.<br />
7 ilde eş zamanlı&#8230; 13 şüpheli hakkında gözaltı kararı. 12&#8217;si yakalandı ve Tunceli&#8217;ye götürüldü. (Ben bunları yazarken rakamlar değişti mi bilmiyorum.)</p>
<p>Peki bu isimler?<br />
Sıradan kişiler değil.<br />
Eski <strong>erkek arkadaşı ve ailesi</strong>, <strong>eski polis olan üvey baba</strong>, <strong>dönemin valisinin oğlu</strong>, <strong>koruma polisi</strong> ve <strong>kamera kayıtlarından sorumlu görevliler</strong>.. Sadece bunlar mı yargılanmalı ? <strong>Dönemin valisi</strong> yine o dönemde görev yapan<strong> savcı ve emniyet görevlileri</strong>nin de yargı önünde hesap vermesi gerekmiyor mu?</p>
<p>Yani mesele bir kayıp değil sadece. Mesele ,sistemin tam ortası.</p>
<p>Yıllarca &#8220;<strong>bulamadık</strong>&#8221; diye oyalayanlar, bir kadın savcının kararlı duruşu sayesinde dosyayı raftan indirmek zorunda kaldı. Ve evet …Hepimizin içinde gerçek bir umut şimdi …</p>
<p>Ama bu dosya yalnız değil maalesef .Bu ülkede, benzer şüpheli kadın ölümleri aynı karanlık şablona oturtulup, aynı senaryoyla yazılıyor.<br />
<strong>Rojin Kabaiş, Nadira Kadirova, İpek Er</strong> ve daha niceleri gibi .</p>
<p>Bu davaların hepsinde, şaşırtıcı bir ortak noktalar var:<br />
&#8211; Üniversite öğrencisi genç kadınlar<br />
&#8211; KYK yurdundan ayrılma sonrasında kayboluş<br />
&#8211; Su kenarında (göl, baraj, su) bulunan cansız bedenler<br />
&#8211; İlk anda &#8220;intihar&#8221; vurgusu<br />
&#8211; Eksik deliller, geciken raporlar<br />
&#8211; Kamu görevlileri veya güçlü bağlantı şüpheleri<br />
&#8211; Yıllarca süren sürüncemede bırakılış<br />
Bunlar tesadüf mü? Yok değil. Burada sessizliğin deseni var.</p>
<p>Şimdi herkesin gözü burada. Toplumda biriken öfke, kırgınlık ve adalet açlığı o kadar derin ki, her olumlu haberin arkasında “acaba yine mi kandırılıyoruz?” sorusu beliriyor. Şu bir gerçek ki benim gibi pek çoğumuzun içi ancak adil bir yargılama ile suçluları demir parmaklıklar arasında görene kadar rahatlamayacak .<br />
O rahatlama, intikam duygusu değil; asıl olarak güvenin yeniden inşasıdır. Hukukun üstünlüğü, herkes için eşit uygulanmadığı sürece, her müjde gibi gelen haber gerçekten “ağzımıza çalınan bir parmak bal” olmaktan öteye gidemiyor.</p>
<p>Adalet mekanizması, siyasi rüzgârlara, medya manipülasyonuna veya “kimin çocuğu” hesaplarına göre eğilip bükülürse, o deseni kırabilmek çok zorlaşıyor. Gerçek suçluların hesap vermesi, sadece bireysel rahatlama değil, toplumun yaralarını sarma meselesi.</p>
<p>Bu ülkede yıllardır hem masumların mağdur edildiği ,hem de gerçek suçluların dışarıda gezdiği algısı çok güçlü. İkisi birden düzelmeden tam bir huzur zor.</p>
<p>Sessizlik bazen çığlık atmaktan daha ağır geliyor. Ama o sessizliğin içinde biriken enerji, eğer doğru kanallara (gerçek hukuk reformu, bağımsız yargı, eşit uygulama) yönelirse değişim de mümkün olabilir.</p>
<p>Hepimize müjde gibi gelen bu haberlerin ağzımıza çalınan bir parmak bal olmamasını diliyorum gönülden.</p>
<p>Başsavcı Ebru Cansu&#8217;nun azmiyle Gülistan Doku için gerçek adalet yerini bulursa, bu sadece bir dosyanın değil ; tüm karanlıkta çürütülen, üstü örtülen kadın cinayetlerinin kilidini kıracak.</p>
<p>Rojin Kabaiş, Nadira Kadirova, İpek Er ve nicelerinin dosyaları içinde bir umut olacak.</p>
<p>Ya adalet ya karanlık. Orta yol artık yok.</p>
<p>Başsavcı Cansu&#8217;nun girişimi yalnızca bir dosyayı değil, tüm karanlık vakaları aydınlatma potansiyeline sahip, görmemek mümkün değil..<br />
Başsavcı Cansu&#8217;nun adımı, yalnızca bir dosya değil bir sistemin sorgulanmasına açılan kapı olabilir mi?<br />
Adalet; bu gecikmiş bir yüzleşmeyi yapabilecek mi?<br />
Ne dersiniz ?<br />
Hoş ve mutlu kalın..</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr/gulistan-doku-alti-yillik-sessizlikten-adaletin-sesi/">GÜLİSTAN DOKU….Altı Yıllık Sessizlikten Adaletin Sesi</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://arenahaber.com.tr">Arena Haber</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://arenahaber.com.tr/gulistan-doku-alti-yillik-sessizlikten-adaletin-sesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
