Bodrum Fiber İnternet

Sosyal Darwinizm

Yayınlama: 18.05.2026
A+
A-

“Büyük lokma ye, büyük konuşma” derdi büyüklerimiz.

Türkiye’nin gündemi ise son zamanlarda bu atasözünü tersyüz ediyor: Büyük lokmalar yiyenler, bir de bir o kadar büyük konuşuyor.
Sandığa gidiyorsunuz. Kendi siyasi görüşünüze göre oyunuzu veriyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz; yine “sürpriz.”

“Artık hiçbir şey beni şaşırtamaz” dediğimiz yerde bile yeniden şaşırıyoruz.

Bizim kuşak krizler gördü, kırılmalar gördü; darbeler, ekonomik çöküşler, toplumsal travmalar yaşadı. Ama zeminin bu kadar kayganlaştığına, kurumların bu kadar aşındığına ve çürümenin hayatın her alanına bu kadar yayıldığına belki de ilk kez tanıklık ediyoruz.

Bir yanda siyaset…Belediyelerden yargıya, bürokrasiden medyaya kadar uzanan ağır bir güç savaşı. Diğer yanda toplum…13 yaşındaki bir kız çocuğunun onlarca erkek tarafından sistematik biçimde istismar edildiği haberleri…
Bir dal sigara için öldürülen çocuklar…Cansız bedenine ulaşılan kadınlar…
İnsan bazen neye öfkeleneceğini, neye yetişeceğini şaşırıyor.
Çünkü çürüme artık tek bir yerde değil; her yere sirayet etmiş durumda.

Türkiye’de siyasi kutuplaşma uzun zamandır yalnızca “farklı görüşler” meselesi olmaktan çıktı. İnsanlar artık karşı tarafı sadece yanlış değil; tehlikeli, düşman, hatta yok edilmesi gereken bir unsur gibi görüyor. Merkez eridikçe uçlar güçleniyor. “Ya bizdensin ya onlardan” dili, toplumsal diyaloğu ve ortak aklı boğan bir iklime dönüşüyor.

Tam da bu yüzden son günlerde kendimi Jürgen Habermas okurken buluyorum. Sanki bugünü yıllar önce tarif etmiş. Habermas’a göre toplum iki farklı eylem biçimi arasında sıkışır: İletişimsel eylem ve stratejik eylem.
İletişimsel eylem; hakikati, uzlaşıyı, samimiyeti ve rasyonel tartışmayı temel alır. İnsanların birbirini araç değil özne olarak gördüğü bir kamusal alan yaratmayı amaçlar.
Stratejik eylem ise güç oyunudur.Amaç hakikat değil; sonuç almaktır.İkna değil; yönlendirme. Uzlaşı değil; üstün gelme.

Bugün Türkiye’de hissettiğimiz şey tam da budur. Para, güç ve siyasi çıkar; kültürü, vicdanı ve insan ilişkilerini işgal ediyor. Habermas’ın “yaşam dünyasının kolonileşmesi” dediği şey, artık teorik bir kavram olmaktan çıkıp gündelik hayatın gerçeğine dönüşüyor.

Bugün Türkiye’de siyasetin neredeyse tamamı stratejik eyleme teslim olmuş durumda. İletişimsel eylem ise yavaş yavaş hafızalardan siliniyor.

Seçilmiş belediye başkanlarının başına gelenler de bu tabloyu daha görünür hâle getiriyor. Eskiden özel hayatın gizliliği kapalı kapılar ardında bir tehdit unsuru olarak kullanılırdı. Şimdi ise hiçbir sansür uygulanmadan televizyon ekranlarına, sosyal medyaya ve manşetlere servis ediliyor.

Muhalif belediye başkanlarının yalnızca siyasi kimlikleri değil; aileleri, özel hayatları ve kişisel ilişkileri de kamuoyunun önüne atılıyor. Soruşturma dosyaları sonuçlanmadan insanlar medya aracılığıyla mahkûm ediliyor. Bu yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküştür.

Çünkü mesele artık siyasi rekabet değil; rakibi insan olarak itibarsızlaştırma meselesidir. Tam burada karşımıza Sosyal Darwinizm’in çarpık siyasi versiyonu çıkıyor: “Güçlü olan hayatta kalır.”

Siyaset bir fikir yarışı olmaktan çıkıp rakibini sistem dışına itme mücadelesine dönüşüyor. Rakip fikir düzeyinde yenilmez; insan olarak itibarsızlaştırılır, yalnızlaştırılır ve tasfiye edilir. Güç sahibi olan; medya gücünü, yargıyı, bürokrasiyi ve propaganda araçlarını kullanarak kendi alanını genişletir. Zayıf olan ise yalnızca kaybetmiyor; teşhir ediliyor, yalnızlaştırılıyor, itibarsızlaştırılıyor.

Carl Schmitt’in “dost-düşman” siyaseti burada daha sert halini alıyor. Karşı taraf artık yalnızca rakip değil; tasfiye edilmesi gereken bir unsur gibi görülüyor.

Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şey de tam burada başlıyor.
İlkinde şok oluyoruz.
İkincisinde öfkeleniyoruz.
Üçüncüsünde alışıyoruz.
En büyük tehlike de bu zaten:
Alışmak.

Çünkü toplumlar yalnızca yoksullukla değil; vicdan kaybıyla çürür. Bugün yaşadığımız toplumsal yorgunluğun temelinde yalnızca ekonomi yok. İnsanlar aynı zamanda değer erozyonu altında eziliyor. Güvensizlik büyüyor, öfke birikiyor; ama kanal bulamadıkça ya umursamazlığa ya da daha sert kutuplaşmaya dönüşüyor. Ve hâlâ dönüp aynı soruyu soruyoruz:
Nasıl bu hale geldik?

Ama mesele artık tek bir partiye ya da tek bir lidere indirgenemeyecek kadar büyük. Bu; sistemin teşvik ettiği davranış biçimlerinin, küresel popülizmin, sosyal medya çağının ve zayıflayan kurumların ortak sonucu.
Gerçek çözüm ise hâlâ aynı yerde duruyor:
Şeffaflık.
Liyakat.
Hukukun üstünlüğü.
Mahremiyete saygı.
Eğitim.
Ve en önemlisi, birbirini düşman değil insan olarak görebilme kapasitesi.

Çünkü toplumlar saf rekabetle değil; dayanışmayla ayakta kalır. Bu kaygan zeminde yoruluyoruz. Ama yorgunluk susmak için gerekçe olmamalı.

Gördüğümüzü olduğu gibi söylemeye, vicdanımızı ve refleksimizi kaybetmemeye devam etmek zorundayız.

Çünkü alışmak, en büyük yenilgi olur.
Hoşçakalın.

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.