









Yine birbirinden ilginç ve önemli konularla dolu bir haftayı geride bıraktık. Birini konuşsak diğerinin boynu bükük kalıyor. Önümüzde sürekli ortaya karışık, alevli bir gündem. Kiminde elimiz, kiminde cebimiz, kimisinde yüreğimiz yanıyor.
Artık bilgiyi sansürlemeye bile gerek kalmadı. Sansürün yerini bilgi bombardımanı aldı. Bir haber diğerini, bir gözaltı ötekini, bir skandal başka bir skandalı siliyor. Daha “Ne oldu?” diye sormaya fırsat bulamadan yenisi ekleniyor.
Bilgi çoğaldı ama gerçek bulanıklaştı. Kaynak çoğaldı ama güven azaldı. Konsantrasyonumuz ise kayboldu.
Böylece unutturmak için bir haberi gizlemeye de gerek kalmadı. Belki de çağımızın en etkili sansürü, bilgiyi saklamak değil; insanı bilgiye boğarak önemli olanı seçemez hâle getirmek.
Ülkede gündemin absürtlüğünden ve kalabalığından delirmemenin yollarını arıyoruz. İroni kaçış rampamız, mizah sığınağımız. Ama o da içeri alınmazsa…
Sizi bilmem; benim artık gerçekten ruhum yoruldu.
Behzat Ç.’nin saçı, Bennu Gerede’nin kolyesi, çerçeve yasa derken bir bomba daha düşüyor önüme: Duymakta çok geç kaldığım Eyüpsultan Müftülüğü’nün “Benim Ahlakım” projesi…
Sırayla gidelim.
Behzat Ç.’nin gözaltına alınışı…
Emniyete girişini görünce aklımdan tek bir cümle geçti:
“Açılın, mekânın sahibi geldi.”
O yürüyüş, o bakış… Sanki senaryonun içinden çıkıp kendi sahnesine giriyordu.
Erdal Beşikçioğlu benim için hep Behzat Ç. oldu. Ben onu; isyanıyla, hayata küfrederken bile mizahını kaybetmeyen tavrıyla, dibe vururken bile dimdik duran o yaralı ruhuyla sevdim.
Galiba hepimizin içinde biraz Behzat Ç. var.
Şaşırdık mı?
Hayır.
Zaten şunun şurasında kaç belediye başkanı kaldı ki dışarıda.
Sürpriz olmadı.
Sonra bir haber daha…
Saçında esrar bulunduğu söylendi.
Yapılan testlerin güvenilirliğine dair toplumdaki güven ciddi biçimde zedelenmiş olunca, insanın ilk refleksi ister istemez sorgulamak oluyor.
Diyelim ki doğru.
O zaman da şu sorudan insan kendini alamıyor:
“Niye içtin be adam?”
Bu kadar ağır sorumluluk taşıyan, bir gün mutlaka mercek altına alınacağını bilen birinin yapmaması gereken büyük bir hata.
Pek çoğumuza sadece adı tanıdık gelen Bennu Gerede…
Ne yaptığıyla bugüne kadar pek ilgilenmediğimiz, ama artık hepimizin yakından tanıdığı; memleketin sanki başka hiçbir derdi yokmuş gibi günlerce konuştuğumuz malum konu: Boynuna taktığı vibratör.
Ardından gözaltı… Savcılık ifadeleri… Ve sonunda yurt dışı çıkış yasağı…
En önemlisi de bu yasaktı.
Çok şükür dış güçlere rezil olmadık!
Kol kırıldı yen içinde, kolye de suç aleti olarak ya savcılıkta ya da Bennu’da kaldı.
Demek ki memleketin en acil meselesi buydu.
Ekonomi bekleyebilir…
Adalet bekleyebilir…
Geçim derdi bekleyebilir…
Ama boynundaki bir obje bekleyemezdi! Acil tartışılması ve kamuya servisi gerekirdi
Oysa konu; ne hukuk ne de Bennu Gerede.
Etrafında katmanlaşan pek çok paradigma var. Elbette mesele her düzlemde tartışılmaya açık. Üstelik tartışmak; ne bir tarafı onaylamayı gerektirir ne yargılamayı ne de yargılanmayı.
İnsan çoğu zaman kendini kendi gözleriyle değil, ait olduğunu varsaydığı dünyanın aynasından tanımlar.
Nietzsche’nin efendi-köle ahlakı ayrımını çağrıştırır biçimde, her dönem kendi “üstün insan” modelini inşa eder. O modelin kendine has bir dili, kıyafeti, jestleri ve estetiği vardır.
Fakat hiçbir üstünlük anlatısı ebedi değildir.
Bourdieu’nün kültürel sermaye kavramı üzerinden bakarsak, bir dönem ayrıcalık üreten kodlar başka bir dönemde sıradanlaşabilir; hatta karikatürize birer figüre dönüşebilir. Çünkü kodların gücü kendilerinden değil, toplumun onlara yüklediği geçici anlamlardan gelir. Bu yüzden bizi asıl düşündürmesi gereken şey, bir bireyin boynuna taktığı nesne değil; o nesneye yüklenen kolektif anlam ve bu anlam üzerinden üretilen toplumsal yargılardır.
Mesele, Bennu Gerede’nin bu toplumun gerçeklerini ıskalayıp ıskalamaması değildir. Mesele, bu toplumda aynı anlam dünyasını paylaşmanın bir zorunluluk olarak dayatılıp dayatılmadığıdır.
Son günlerde Eyüpsultan Müftülüğü’nün “Benim Ahlakım” projesi kapsamında hazırlanan ve Manifest üzerinden çocukların karşılıklı atışmasıyla gündeme gelen video da tam bu nedenle üzerinde düşünmeyi hak ediyor.
Bir çocuğa ahlak öğretmek masum bir cümledir. Hatta gereklidir. Fakat “ahlak” dediğimiz şeyin içine ne koyduğumuz, bu masum cümleyi bir anda bambaşka tartışmaların kapısına çıkarabilir.
Ahlak öğretmek başka şeydir, itaat etmeyi ahlak sanmak başka.
Burada sorun Manifest değil. Ne giydikleri, hangi müziği dinledikleri, dans edip etmedikleri de değil. Sorun: Bir çocuğa “doğru hayatı” öğretmeye başladığımızda, onun kendi muhakemesine ne kadar alan bırakıyoruz? Çocukların önüne hazır bir “doğru” koymak kolaydır. Zor olan, onlara doğruyu arama cesareti vermektir.
Videonun finalindeki mesaj:
“Alkışa göre değil, Kur’an’a göre yaşa.” Elbette herkes kendi inancına göre yaşayabilir. Hatta insanın inancının gereğini yerine getirmek en temel özgürlüklerinden biridir. Fakat tam da burada ikinci bir cümleye ihtiyaç doğar: Senin inancın sana nasıl yaşayacağını söyler; başkasının hayatını nasıl yaşayacağını değil. Çünkü ahlakın en tehlikeli hâli, insanın kendi hayatını düzenlemekten çıkıp başkasının hayatını düzenleme arzusuna dönüştüğünde başlar.
“Benim doğrularım. Benim değerlerim. Benim ahlakım. Benim yaşam biçimim…”
Derken farkında olmadan: “Herkes benim gibi yaşamalı.” noktasına gelinir.
İşte tam bu noktada, ister siyaset olsun ister özel hayat, mesele artık kendi doğrunu yaşamak olmaktan çıkar; başkasının hayatını hizaya sokma arzusuna dönüşür.
Kiminin elinde bidon, kiminin dilinde hüküm, kiminin önünde soruşturma dosyası belirir.
Çünkü zihniyet aynıdır: “Benim doğrumdan sapıyorsan, sorgulanmayı hak ediyorsun.”
Ve böylece ahlak, vicdan olmaktan çıkıp denetim aracına; inanç, özgürlük olmaktan çıkıp itaat talebine; farklılık ise tehdit algısına dönüşür. Bir çocuğa ahlak öğretirken yalnızca “ne yapacağını” anlatırsanız davranış üretirsiniz. Ama nedenini düşündürürseniz insan yetiştirirsiniz. Aradaki fark küçücük görünür; sonucu ise devasa olabilir. Çünkü her ahlak anlatısının görünmeyen bir “öteki”si vardır.
Kimi zaman dans eden kızdır.
Kimi zaman farklı giyinen gençtir.
Kimi zaman başka inanca sahip olandır.
Kimi zaman farklı düşünen…
Kimi zaman da sadece çoğunluğa benzemeyen.
Alarm zilleri tam burada çalmaya başlar. Ahlak, birilerini dışarıda bırakmak için kullanılmaya başladığında ahlaktan uzaklaşır. Çünkü ahlakın ilk sınavı, kendimize benzeyeni sevmek değil; kendimize benzemeyene insanlık hakkını teslim edebilmektir.
Son yıllarda yaşadıklarımıza bakınca sormadan edemiyorum: Bu toplum, kendisinden farklı düşüneni, farklı yaşayanı, farklı görüneni öğütmek üzere mi programlandı?
Bireyin çoğunluğa benzemek zorunda olmadığı, kendi hayatının hesabını herkese vermediği; kendisi olarak var olabildiği ve bütün farklılığına rağmen toplumun bir parçası kalabildiği bir düzeni neden hâlâ bir özlem olarak konuşuyoruz?
Bir insanın hayatını kendi doğrularıyla kurabilmesi, başkasının hayatını tehdit etmediği sürece toplumun meselesi olmamalıdır. İnsan çoğu zaman değişen dünyadan önce değil, değişen dünyanın ardından değişiyor. Eski dünyanın anahtarlarıyla yeni dünyanın kapısını açmaya çalışıyor. O anahtar bir zamanlar bütün kapıları açıyordu; bugün ise yalnızca eski bir kilidin hatırasını taşıyor.
Çünkü hiçbir iktidar, hiçbir estetik, hiçbir ahlaki üstünlük iddiası tarihin dışında değildir. Her değer sistemi kendi zamanının ürünüdür. Onu mutlak sananlar ise zaman değiştiğinde dünyayı yanlış okumaya başlarlar; kendilerini değil.
İnsan gerçekten kendi kimliğini mi yaşar, yoksa artık var olmayan bir dünyanın kendisine biçtiği kimliği mi taşımaya devam eder? Belki de bütün trajedi, geçmişin sembolleriyle geleceğin içinde yaşamaya çalışmaktır. Belki de ışığı, “Bana ne?” ile “Sana ne?” arasındaki çizgiyi doğru çizebildiğimiz gün göreceğiz. “Bana ne?” diyerek başkasının hayatına müdahale etmemeyi;
“Sana ne?” diyerek bireyin özgürlüğünü savunmayı öğrenebildiğimizde…
Belki de o zaman gerçekten olgun bir toplum olmaya başlayacağız. Çünkü had bilmek yalnızca kendi sınırını bilmek değil. Başkasının sınırının da sana ait olmadığını bilmektir. Belki o zaman ahlakı itaatten, özgürlüğü başıboşluktan, farklılığı da tehditten ayırmaya başlayacağız.
Ama şimdilik, en çok da had bilmeye ihtiyacımız var. Ve bugünü Kul Nesîmî’nin dizeleriyle noktalayalım, ne dersiniz?
“Ben melâmet hırkasını kendim giydim eğnime
Âr-u namus şişesini taşa çaldım kime ne”
Hoş ve mutlu kalın.