









“İtaat etseydi, yerlerde sürüklenerek ters kelepçe alınır mıydı?” Mesele itaat ….
Hak ettiğini talep etmekle, “verdiğimizle yetin” dayatması arasındaki o ince, ama derin çizgi. Bu sefer meydanlarda mülakat mağduru atanamayan öğretmenlerle, insanca çalışma şartları ve taban maaş hakkı için direnen özel sektör öğretmenleri var. Talepleri çok basit, çok insani:
Özel okullarda yaşanabilir bir taban maaş garantisi. Atamalarda adalet. Özel okullardaki tablo her geçen gün sahip-köle ilişkisine dönüşüyor. Eğitim giderek kamusal bir hak ve toplumsal sorumluluk olmaktan çıkarılıp ticari bir meta hâline getirilirken, öğretmen emeği en kolay gözden çıkarılan, en ucuza kapatılan kalem oluyor. Üç kuruşun hesabını yapan , öğretmenin alın terini “maliyet” kalemi gören anlayış; eğitimci ile işveren arasındaki ilişkiyi olması gereken mesleki dayanışmadan uzaklaştırıp, ne yazık ki bir güç ve bağımlılık ilişkisine dönüştürüyor. Oysa öğretmen bir işletmenin gider kalemi değil; bir toplumun geleceğini şekillendiren, vicdanını ve umudunu emanet ettiği insan. Öğretmenin emeğini değersizleştiren sistem, aslında kendi geleceğini de ucuzlattığı henüz fark etmiyor.
Mülakat mağduru öğretmenlerin yaşadığı adaletsizlik ise gün gibi ortada. Her ne kadar görmezden gelinmeye çalışılsa da bu süreç, eğitim camiasında derin bir adalet ve güven tartışması yarattı. Yüksek KPSS puanlarıyla yıllarca emek veren adaylar mülakatta düşük puanlarla elenirken, daha düşük puanlıların yüksek mülakat notlarıyla geçtiği iddiaları kamuoyunda geniş yankı buldu. Bir öğretmenin, alın teriyle hazırlandığı sınav sonucunun, ölçme-değerlendirme ilkeleriyle bağdaşmayacak şekilde değiştirilmesi fikri bile derin bir kırılma yaratıyor.
Bizim gibi ülkelerde “mülakat mağduru olmamak” pek mümkün değil. Eskiden “arkasında yakınımdır” yazılı kartvizitler vardı; şimdi daha sofistike yöntemler.
Beklenen ne? …Onları dayak yedikleri meydanlara çeken istekleri çok basit
Dinlenmek.
Muhatap alınmak.
Müzakere etmek.
Karşılarında ise görüşme masası yok; abluka, cop, gaz ve ters kelepçe var.
Mesleğe adım atmadan önce bile belirsizlik ve güvensizlikle karşı karşıya kalan öğretmenler, bugün sadece bir “iş” değil; hak ettikleri değeri, hakkaniyeti ve saygıyı da talep ediyor.
Coplar, gazlar, ters kelepçeler… Ve başlayan süresiz açlık grevleri. Ekranda gördüğüm o genç yüzler… Bunlar sadece bir eyleme müdahale görüntüsü değil; öğretmenin toplumdaki yerinin geldiği acı tablonun ta kendisi.
Son çareleri bedenlerini ortaya koymak oldu.Gösteri olsun diye başlamadılar. Yılların birikmiş çaresizliğine, mesleğin değersizleştirilmesine, duyulmayan çığlıklara karşı seslerini duyurabilmek için canlarını ortaya koydular.
Peki biz ne yapıyoruz?
Her zamanki gibi izleyip söyleniyoruz. “Sahip çıktık” diye avutuyoruz kendimizi. Oysa onlar meydanda yalnız sendikalarıyla değil; öğrencileriyle, velileriyle, toplumla yan yana olmalı. Öğretmen artık hatırlanmalı, hatırlatılmalı.
Öğretmenin itibarı adım adım aşındırıldı. Emeği değersizleştirildi, mesleğinin saygınlığı zedelendi. Sustuk. Bu kabullenişin bedelini şimdi genç öğretmenler kaldırımlarda sürüklenerek ödüyor.
Bugün sokakta gördüklerimiz, yalnızca o ana ait değil. Yıllardır eğitimde biriken ihmallerin, kırılan itibarın, duyulmayan feryatların görünür hâle gelmiş halidir.
Unutmadık değil mi?
Fatmanur Çelik, öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürüldü.
Ayla Kara’nın acısı hâlâ çok taze.
Irmak öğretmen, liyakatsiz yöneticilerin ağır mobbingi altında kadrosunu alamadan hayata veda etti.
Şimdi de anayasal hakkını kullandığı için yerlerde sürüklediğiniz gencecik öğretmenlerimiz…
Sınıfta ders anlatırken öğrencisi tarafından öldürülme ihtimali, bir veli tarafından darp edilme ihtimali, yıllarca süren baskı, mobbing ve değersizleştirme sonucu hayata veda etme ihtimali, yetersiz ücretle temel ihtiyaçlarını karşılayamama ihtimali…
Öğretmenin hayatı güvencesizliklerle dolu. Sınıfta korunmasız, sokakta “itaatsiz” ilan edilmiş, her yerde adı yokmuş gibi.
Nasıl oldu da öğretmen, geleceğimizi emanet ettiğimiz insan, bu kadar yalnız ve bu kadar değersiz hâle geldi?…
Anayasal hakkını kullandığı için “itaatsiz” olarak etiketlenen öğretmenin bu cendereden çıkabilmesi, ancak örgütlü bir toplum bilinciyle mümkündür.
Tam da bu noktada sendikalar hayati bir önem taşır. Çünkü sendikalar yalnızca bir meslek örgütü değil; emeğin, hakkın ve dayanışmanın güvencesidir. Bireysel sesler bastırılabilir, ancak örgütlü bir toplumun talebi görmezden gelinemez.
Unutmayalım; öğretmenin yanında durmak yalnızca bir meslek grubuna destek olmak değildir. Kendi çocuklarımızın, kendi geleceğimizin yanında durmaktır.
Hoş ve mutlu kalın….