Gerçekle kurgunun, trajediyle mizahın iç içe geçtiği bir ülkedeyiz. Kırmızı Pazartesi’nin ardından şimdi de Kara Pazar’ı yaşadık.
Uzun zamandır gökkuşağının renklerini, huzuru ve ortak bir nefes alabilme ihtimalini özlüyorduk. Yaklaşan bayramın sevincini bile tam yaşatmadılar. Bayramın çikolatasını erkenden yiyenler oldu. Geri kalanlara ise acı, kekremsi bir tat bıraktılar.
Kuşak olarak sayısız kırılma gördük. Darbeler, kalkışmalar, siyasi yasaklar, tutuklamalar… Diploma tartışmaları, mazbata krizleri, sıradanlaşan kayyum gaspları… Ama son günlerde yaşananlar, toplumun sinir uçlarını kanatacak kadar vahşi ve derin izler bıraktı. Artık yaşananları tek tek olaylar üzerinden okumak saflık olur. Her şey birbirine bağlı bir zincirin halkaları hâline geldi.
Türkiye’de büyük siyasi krizler artık tek katmanlı yaşanmıyor. Görünen yüzü başka, arka planı bambaşka işliyor. Bu tesadüf değil. Olayların görünen yüzüyle, perde arkasında işleyen mekanizma farklı çalışıyor. Roller çoktan dağıtılmış durumda. Replikler ezberletilmiş. Kimlerin ne zaman konuşacağı, kimin ne zaman susacağı baştan belirlenmiş. Kimin öne süreceği, kimin harcanacağı da.
İnsan ister istemez şunu düşünüyor:
Tüm bu görev dağımlarını yapan el kim?
Hem iktidarın hem muhalefetin kendi hesapları var. Bir de kurumların aşınmış hâli bu tabloyu besliyor.
CHP Genel Merkezi’nde yaşananlar yalnızca bir parti içi kriz değildir. Aynı zamanda Türkiye demokrasisinin geldiği noktanın acı bir aynasıdır. Bir mahkemenin “mutlak butlan” kararı… Tartışmalı bir kongre sürecinin yargı yoluyla yeniden yazılması… Polis müdahalesi, tazyikli su, gaz… Aynı binada yaşanan utanç verici manzaralar… Hepsi bir arada.
Evet, görüntüler çok ağırdı: Cumhuriyeti kuran bir partinin genel merkezinde, kendi genel başkanının binadan tazyikli su ve plastik mermiyle çıkarılması… Aynı çatı altında bazılarının keyifle çikolata yemesi. Bu manzara yalnızca demokrasiye olan güveni sarsmadı. Seçmen iradesinin nasıl gasp edildiğini de açık etti.
Ama dürüst olmak gerekirse mesele sadece dışarıdan gelen bir “saldırı” değil. CHP’nin kendi iç sorunları da krizi büyüttü. Delege sistemi… Kongre usulsüzlüğü iddiaları… Uzun süredir çözülemeyen liderlik ve güç mücadeleleri… Partinin zayıf karnı burada. Muhalefet, kendi evini onarmadan iktidara karşı güçlü bir alternatif olamaz.
Seçimle iş başına gelen bir yapının, tartışmalı yargı kararları ve güvenlik güçleri aracılığıyla tasfiye edilmeye çalışılması normal bir siyasi rekabet değildir. Hukukun siyasetin sopası hâline gelmesi, kim iktidarda olursa olsun uzun vadede herkesi yaralar.
Siyasal okuryazarlık tam da burada devreye giriyor. Gündelik hayatta birkaç gün konuşulup geçilen meselelerin çoğu aslında sonuçtur. Sebeplerse çok daha derinde birikir: Kurumların erozyonu. Hukukun siyasallaşması. Kutuplaşmanın körüklenmesi. Partilerin iç demokrasiden uzaklaşması. “Kazanan her şeyi alır” zihniyeti…
Artık sormamız gereken soru şu:
Bu utanç verici senaryonun figüranı mı olacağız, yoksa tarihi yeniden yazacak bir olgunluğa erişebilecek miyiz?
Öfke ve tiksinti anlaşılır duygulardır. Ancak kalıcı çıkış yalnızca öfkeyle olmaz. Soğukkanlı analiz gerekir. İlkeli muhalefet gerekir. Kurumları onarma iradesi gerekir. Ne sadece “zalim-mazlum” ezberine sığınabiliriz. Ne de her şeyi tesadüf sanabiliriz.
Geçen haftaya baktığımızda görünen tablo şuydu: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump ile telefonda “Türkiye-ABD ikili ilişkileri ile bölgesel ve küresel konular” başlığı altında yaptığı görüşmeler… Kılıçdaroğlu’nun videosu… Yetkisi olmayan bir mahkemenin “mutlak butlan” kararı… Nabzı düşürmek için YSK başvurusunun sonucunun beklenmesi—karar daha baştan belliyken.
Sonuç: Özgür Özel’in yağmur altında Meclis’e yürüyüşü ve TOMA’nın üzerine tırmandığı kareler şimdiden hafızalara kazındı. Yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında o fotoğraflar, yalnızca bir siyasi anın değil. Karanlık bir dönemin ruh hâlinin sembolü olarak okunacak.
Bu Kara Pazar, hepimize verilmiş bir uyarıdır.
Çünkü mesele artık yalnızca siyaseti izlemek değildir. Hangi hikâyenin figüranı olmayı kabul ettiğimizdir.
Ya bu karanlık tiyatronun figüranı olacağız. Ya da toplumsal hafızayı ve demokrasiyi yeniden kuracak olgunluğu göstereceğiz. Bunu değiştirmek tepkisel direnişle olmaz. Soğukkanlı analiz, ilkeli tutum ve kolektif kurum inşası ister. Figüran değil, senarist olmaya çalışmak gerekir—ama bireysel olarak değil; toplum olarak.
O yüzden enseyi karartmadan ufka bakmak lazım.
Bu ülkenin kadim topraklarında, yeniden huzurla nefes alabildiğimiz bayramlarda buluşabilmek dileğiyle… Hoşça ve umutla kalın.