Her sabah yıllar boyu okuduğumuz o metin… “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” Eğitimde bir skandal patlak verdiğinde toplumun refleksi hâlâ aynı: “Eee çünkü Andımız kaldırıldı!”
Her sabah yıllar boyu okuduğumuz o metin… “Türküm, doğruyum, çalışkanım…”
Eğitimde bir skandal patlak verdiğinde toplumun refleksi hâlâ aynı: “Eee çünkü Andımız kaldırıldı!”
Pardon? Buna gerçekten inanıyor musunuz? Andımız kalkalı yıllar geçti. Bu ülkenin karanlığı o günden sonra mı başladı? Bırakın Andımızı… Hipokrat yemini etmiş doktorların gerçeği örtbas ettiği, delillerin kaybolduğu, kayıtların silindiği, raporların uydurulduğu bir ülkedeyiz.
Gülistan Doku dosyasında 6-7 yıl boyunca susanlar, görmezden gelenler, süreci yönlendirdiği söylenenler… Bütün bu zincir, bu metinle büyüdü..
Kahramanmaraş’ta yaşanan katliamda da aynı tablo karşımızda. O gün silahı okulun içine getiren bir çocuk vardı – ama o çocuk tek değildi! Onu yetiştiren, bakan, görüp susan, şiddeti normalleştiren, önlem almayan, alamayan geniş bir toplumsal zemin vardı.
Şiddet burada bireysel bir sapmadan çok kolektif bir başarısızlık değil de nedir?
“Balık hafızalıyız” deyip duruyoruz. Kaçış rampamız bu! Oysa mesele hafıza değil; unutmaya meyilli olmak. Unutursak yüzleşmeyiz. Yüzleşmezsek özür dilemeyiz. Özür dilenmezse hesap sorulmaz. Hesap sorulmadığında ise aynı kan, aynı acılar yeniden üretilir.
Yıllar önce yine Maraş’ta gebe kadınları öldürenler, masumları katledenler de “o metni” ciğerlerini parçalayarak okuyanlar arasındaydı. Sivas’ta Madımak’ta 33 aydın yakılırken yangını izleyenler, ateşi körükleyenler ya da suskunluğu tercih edenler… Çorum’da faili meçhul cinayetler, köylerin yakıldığı günlerdeki aynı sessizlik ve örtbas düzeninin parçası olanlarda aynı andı okumadılar mı?
“Doğruyum” diyenlerin vicdanında neden hâlâ bu kadar derin bir kara delik var?
Okula istediğiniz kadar ahlak dersi koyun, erdem üzerine nutuklar atın. Ama öğrenci dersten çıktığında gördüğü şey erdemli olanın cezalandırıldığı, ahlaksız olanın ödüllendirildiği bir dünyaysa… Pratiğini görmediği teorinin insan hayatına hiçbir katkısı olmaz.
İşte Immanuel Kant’ın “vicdan özerkliği” tam burada çöker. İnsan ancak içindeki ahlaki yasaya –korkuya, menfaate, suskunluğa değil– kendi vicdanı üzerinden boyun eğdiğinde gerçekten özgür ve erdemli olur. Bizim sistemimizde ise vicdan eziliyor, susturuluyor, ödüllendirilmiyor. Cezasızlık, güçlü olanın ahlaksızlığını meşrulaştırıyor. Vicdan özerk değil; korkuya mahkûm.
Şiddet her yerde çoğalırken çocuklar da aynı zehirli dünyaya doğuyor. Kadın cinayetleri her gün işlenirken, ev içi şiddet sıradanlaşırken… Çocuklar bu şiddeti sadece izlemiyor; dilini, algısını ve örnek davranışlarını ondan alıyor. Şiddet gösteren “güçlü” sayılıyor, saygı görüyor. Adaletin bazıları için hiç işletilmediği öğreniliyor. Cezasız kalan şiddeti gören çocuk, vicdanı değil sonucu taklit ediyor.
Demek ki mesele bir metni okumak değil.Mesele, o metnin içini dolduracak insanlığı kurmaktır.
“Doğruyum” demek kolay. Doğru olmak zordur. “Çalışkanım” demek kolay. Ama adaletli, vicdanlı ve sorumlu bireyler yetiştirmek çok daha zor.
Şimdi okullar için güvenlik tedbirleri gündemde: kameralar, turnikeler, demir kapılar, yüksek duvarlar… “Okulun dışını nasıl koruyacağız?” tartışması günlerdir sürüyor. Bu tür önlemler elbette eksik kalmasın; fakat yeterli değil. Elinizde ne alsanız “kir” aynı yerden sızabilir. Hortumla yıkasanız bile temizlenmeyen şey, suyun kirle temasından ibaret değildir; kir nerede üretiliyorsa orayı kapatmadığınız sürece aynı pislik yeniden gelir.
Okullar dualarla açıldı. Ama tek tek çocukları sıraya dizmek, üst baş aramak, çanta didik didik etmek… Bunlar sürekliliği olan çözümler değil, çoğu zaman üç-beş günlük göz boyama yöntemleridir. Uygulama hızı birkaç gün sonra düşer, iz bırakmadan unutulur. Bu topluma artık sus payı yetmiyor. YETER diyoruz!
Asıl ihtiyaç bambaşka: İvedilikle okullara rehberlik ve psikolojik danışman öğretmeni kadrolarının artırılması. Beş yüz öğrenciye bir rehber öğretmen ne yapabilir ki? Ve öncelikle riskli okullara sosyal hizmet uzmanlarının acilen görevlendirilmesi.
Bu iki meslek birbiriyle bağlantılıdır ama görev tanımları farklıdır. Rehberlik hizmetleri artık yetmiyor; bunu lütfen görün. Çocuğu yalnızlaştırmadan, sorun büyümeden müdahale etmek için ikisine de ihtiyacımız var.
Söyleyin: Böyle bir eğitim sistemine geçmek için daha ne kadar bekleyeceksiniz? Daha kaç çocuğun kanı akacak? Daha kaç anne “keşke” diye feryat edecek?
Kutuplaşma vakti değil! Sorumluların bir an önce vicdan muhasebesi yapma, daha fazla kana bulamadan sorumluluk paylarını üstlenme vaktidir.
Çünkü heba edilecek tek bir çocuğumuz bile yok.Bir tane bile!
Bu iş okul yıkamakla, duvar örmekle, kamera takmakla bitmez. Çocukları korumak istiyorsanız önce onları yetiştiren sistemin kirli vicdanını onarın. Hortumu önce oraya tutun.
Adalet, liyakat ve vicdan sisteme yerleşmeden ne Andımız ne de demir kapılar kurtarır çocuklarımızı.
Unutan toplum özür dilemez.
Yüzleşmeyen toplum ders almaz.
Sorumlu olmayan toplum büyümeyi erteler. Büyüme ertelendikçe herkesin içinde, bir yerlerde kindarlık büyür.
Artık karar verme vakti:
Görmezden gelmeye devam mı edeceğiz,
yoksa bu düzeni gerçekten değiştirmeye mi başlayacağız? Her gecikme, bir çocuğun hayatına mal olacak.
Yeter artık.