Köyleri, yani kırsal alanı ihmal eden bir kamu yönetimi anlayışının, kentteki sorunlarla baş edemeyeceğini daha önce söylemiştik. Bugün yaşadıklarımız, bu tespitin ne kadar yerinde olduğunu acı biçimde doğruluyor.
Köyü doğru tanımlamayan, köyün kendi iç dinamikleriyle yaşamasının önünü açmayan her politika, köylüyü kök saldığı coğrafyadan koparmaya mahkumdur. Kritik soru tam da burada sorulmalı. Bu insanlar nereye gider? Elbette kente.
Peki ikinci ve zor soru: Köy gerçeğiyle yaşayan bu insanlar kentte ne yapar?
Bu sorunun cevabını yıllardır yaşıyoruz. Köyden kente göç eden nüfusun kent yaşamına uyum sağlayamaması üzerine sayısız akademik çalışma yapıldı, raporlar yazıldı, Yeşilçam filmleri çekildi. Sonuç hep aynıydı. “Arabesk toplum, sosyal çürüme”.
Ortaya çıkan tabloyu tek bir cümleyle özetlemek mümkün: Köyleşen kentler, kentlileşemeyen köylüler.
Üstelik mesele yalnızca toplumsal uyumsuzlukla sınırlı değil. Kırsal alanların doğal yapısı bozuluyor, çevresel felaketler kapıyı çalıyor. Plansızlık ve yanlış politikalar, hem köyü hem kenti aynı anda tüketiyor.
İşte tam bu noktada, bugün sıkça duyduğumuz iki kavram önümüze geliyor: “Sosyal hizmetler” ve “sosyal belediyecilik”.
Sosyal hizmetler; kendi iradesi dışında yoksulluğa düşmüş, bedensel ya da ruhsal engellerle yaşam mücadelesi veren bireylerin, insan onuruna yakışır bir hayat sürebilmeleri için sunulan hizmetler bütünüdür. Bu hizmetler, ülkenin ve bölgenin ekonomik ve sosyal gerçeklikleri dikkate alınarak planlanır ve uygulanır.
Sosyal belediyecilik ise; köken olarak Batı’daki “yerel refah devleti” anlayışına dayanır. 1945–1975 yılları arasında İskandinav ülkelerinde “Refah Belediyesi”, İngiltere’de ise “Yerel Refah Devleti” kavramları bu anlayışı temsil etmiştir. Ancak 1970’lerden sonra dünyada sosyal devlet anlayışı gerileyince, sosyal belediyeciliğin içi de büyük ölçüde boşalmıştır.
Bugün bu kavrama en sık sarılanlar, ne yazık ki sosyal yönetim geleneğini tam olarak kuramamış ülkelerdir. Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil’in deyimiyle “az gelişmiş ülkeler”. Hadi biz biraz daha kibar söyleyelim ve “gelişmekte olan ülkeler” diyelim. Sosyal belediyecilik, bu ülkelerde adeta tutunacak bir dal gibi görülmektedir.
Tanımları yerli yerine koyduktan sonra bir başka soruya geliyoruz. Sosyal hizmetleri kim vermelidir?
2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu bu soruya açık bir çerçeve çizer. Sosyal hizmetler; bireylerin ve ailelerin kontrolü dışında gelişen maddi ve manevi yoksunluklarının giderilmesini, sosyal sorunların önlenmesini ve yaşam standartlarının yükseltilmesini amaçlayan sistemli ve programlı hizmetlerdir.
Bu alan; çocuk ve aile refahından engellilere, sosyal sigortalardan konut sorunlarına, toplum kalkınmasından aile planlamasına kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Özellikle kente göç etmiş ancak kentle bütünleşememiş nüfusun yaşadığı sorunlarda, sosyal hizmetler önleyici ve iyileştirici bir rol üstlenir.
Altını özellikle çizmek gerekir. Sosyal hizmetler kar amacı güdemez. Bir yardım kampanyası da değildir.
Devletin ve gönüllü kuruluşların birlikte, planlı ve sürdürülebilir biçimde yürütmesi gereken kamusal bir görevdir. Bugün sosyal hizmetlerin rolü, yalnızca yoksula yardım etmekle sınırlı değildir. İnsan kaynağını geliştirmek, yaşam kalitesini artırmak ve yerel kalkınmayı sağlamak da bu alanın asli sorumlulukları arasındadır.
Sosyal hizmetlerin çok büyük bir kısmı, devlet eliyle yönlendirilen içeriktedir ve öyle olmalıdır. Yani eğitim başta olmak üzere, toplumu bir arada tutan tüm değerlerin herkesçe paylaşılmasını sağlayan barışçıl ve kaliteli bir ortam yaratılması demektir. Yani insanların temel yaşam koşullarından yararlanmasını sağlayacak gelir politikasını oluşturmak demektir. Yani dünyanın yürüdüğü geleceği okuyup, tüm kurumların hedeflerini buna göre oluşturmasını sağlamak demektir. Peki bu nasıl mümkün olur?
İşte BAŞTAN AŞAĞI PLANLAMA diye nefes tükettiğimiz şey budur.
Haftaya Sosyal Belediyecilikten devam edeceğiz.



