









Bir gün baktık,
Bardakçı’nın su satıcısı susmuş.
Değirmenin buğday kokusu uçmuş.
Süngerci ölmüş.
Ağ ören ihtiyarın iskemlesi boş.
Çocuğun başının üstünde incir ağacı yok.
Mandalin bahçesinin yerinde
demir bir kapı
“Özel Mülktür. Girilmez.”
İşte en çok ona içerledim.
Çünkü çocukken
bütün Bodrum’a girebilirdik biz.
Denize girerdik.
Bahçeye girerdik.
Komşuya girerdik.
Birbirimizin hayatına bile
kapıyı çalmadan girerdik.
Şimdi her yerde kapı.
Her yerde duvar.
Her yerde şifre.
Bir tek Myndos kapısının
anahtarı yok artık.
Bazen akşamüstü
Yokuşbaşı’ndan aşağı bakıyorum.
Deniz hâlâ orada.
Gökyüzü de.
Martılar arsız arsız bağırıyor yine.
Güneş aynı gülümsemede.
Ama insanın içine
bir kurt düşüyor:
Bir kent ölünce
denizi kalır mı geriye?
Kalıyor efem kalıyor.
Denizi kalıyor.
Taşları kalıyor.
Bir iki yaşlı incir ağacı…
Bir fotoğrafın kenarında
gülümseyen insanlar…
Bir de bizim gibi
hatırlamak illetine tutulmuş birkaç kişi.
Onlar anlatıyor işte:
Burada bir sokak vardı.
Burada çocuklar oynardı.
Burada bir süngerci otururdu.
Burada mandalin kokardı.
Burada herkes birbirini tanırdı.
Burada Bodrum vardı.
Şimdi yine Bodrum yazıyor bir tabelada.
Ama bazen insan
bir ismi söyleyince
o şey geri gelmiyor.
İşte o zaman
denizci peksimetlerini ıslatan
o eski gayıklardan
bir ay ışığı kokusu çöküyor bağrıma…
Gözümü kapatıyorum.
Bir çocuk koşuyor
yamalı pantolonuyla kayaların arasından.
Bir kadın sesleniyor ardından:
“Uzağa gitme gel gari…”
Çocuk dönüp bakmıyor.
Koşuyor.
Koşuyor…
Sanki birazdan
eski Bodrum’un içinden çıkıp
bugüne varacak.
Ben de ardından seslenmek istiyorum kısık bir çığlığımla
Gelme çocuk.
Koşma bu tarafa.
Sen orada kal.
Çünkü biz senin büyüdüğün Bodrum’a
Pek iyi bakamadık.