









TBMM 28. Dönem’in 4. Yasama Yılı’nda çerçeve yasayı çıkararak tatile gitmişti. Bugün ise 28. Dönem’in 5. Yasama Yılı başlıyor. Başarı dileklerimle konuya girmek istiyorum.
Meclis’ten geçen çerçeve yasanın uygulanabilmesi için iki şart var. Birinci şart, PKK/KCK’nın silah bıraktığını güvenlik kurumlarının tespit etmesidir. İkinci şart ise birinci şarttaki bu tespitin MGK kararı ile Resmî Gazete’de yayımlanmasıdır.
Örgüt bu iki şartın gereğini yaptığında sıra devletin yapacaklarına gelecektir. Bunların neler olduğu yasanın maddelerinde sıralanmıştır. Ancak sade, anlaşılır ve uygulanabilir bir yasa olduğunu söyleyebilirim.
Bu yasayı devlete ve topluma kazandıran başat iki aktör var. Biri Türk milliyetçiliğinin simge isimlerinden Sayın Devlet Bahçeli, diğeri ise kendisini Kürt halkının savunucusu olarak ifade eden Abdullah Öcalan’dır. Öcalan üzerinde biraz durmak istiyorum.Öcalan, Türklerin ve Kürtlerin İslamiyet’i kabullerinden sonraki bin yıllık tarihlerinde bir kader ortaklığı olduğunu söyler.
Bu birlikteliğin Selçuklu’da başladığını, Osmanlı’da devam ettiğini; Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları’nda vatan savunmasına döndüğünü söyler. Atatürk’ün Samsun’dan başlayan Anadolu yolculuğunda Kürtlerle birlik fikrini taşıdığını ve Amasya Genelgeleri’ne bu anlayışını yansıttığını söyler. Bu genelgelerin gereği olarak Kürt aşiret ve kanaat önderlerinin Erzurum Kongresi’nde Atatürk’ün yanında ve onun destekçisi olduğunu söyler. Yani ortak tarih konusunda tespitler benzerdir. Ancak Cumhuriyet’ten sonra Atatürk’e rağmen oluşan bürokratik devletin inkâr ve asimilasyon politikaları, özellikle de 1960 ve sonrasındaki darbelerle gelen faşizan anlayış, Kürt’ü Türk yapmak için akıl almaz baskı, şiddet ve işkence uygulamıştır. Bu uygulamalar, Kürtlerin bir bölümünde duygusal kopuş yaratmıştır.
İşte Öcalan, bu kopuş duygusunu Stalinist yöntemlerle örgütleyendir. Ancak 2000’li yıllarda yanlışlarını görmüş; Kürtler için savunduğu ulus-devlet fikrinin gerçekçi olmadığını Şubat 2025 manifestosuyla örgütüne, yurt dışı uzantılarına ve dünyaya duyurmuştur. Ulus-devlet yerine ortak vatan ve ortak devlet temelli demokratik entegrasyonu, özgürlükçülüğü, yerel ve yerinden yönetim anlayışını koymuştur.
Öcalan’ı bu yeni ve doğru siyasete, Bahçeli’yi de stratejik düşünmeye yönelten ise Türkiye’nin güvenlik bürokrasisidir. Millî İstihbarat Teşkilatı, 2005 yılından itibaren sorun çözücü bir tutum almanın gerekliliğini açıkça söylemeye başlamıştır.
2007 yılında yazdığım “CHP’DE ALGILAR DEĞİŞMELİ” adlı kitabımda MİT yetkililerinin sözlerine yer verdim. MİT’in eski Müsteşarı Köksal Sönmez ile Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in yaklaşık iki yıldır Türkiye’nin statükoyu aşması, eski algıların değişmesi gerektiğini; aksi takdirde büyük tehlikelerin gelmekte olduğunu söylediklerini yazdım. MİT’in o dönemde Müsteşarı olan Emre Taner’in, “Yaşadığımız dönem, gelecekte birçok ulus devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu süreçte Türkiye hiçbir şekilde kendisini olayların dışına bırakma lüksüne sahip değildir. Taktik, stratejik tutumlara sahip olmak zorundadır.” dediğini ve yeni politikaları yaratma zorunluluğuna dikkat çektiğini yazdım.
Rahmetli Baykal yönetimindeki CHP’nin statüko savunuculuğunu eleştirerek, “CHP 1920’lerdeki, 1970’lerdeki özgürlükçü, değişimci, ilerici misyonuna dönerek görüş üstünlüğünü taşımak zorundadır.” dedim.
Atatürk’ün 1930’da söylediği “Özgürlüklerden doğan bunalımlar ne kadar büyük olursa olsun, hiçbir zaman fazla baskının sağladığı SAHTE GÜVENLİKTEN DAHA TEHLİKELİ DEĞİLDİR.” sözleriyle kitabıma noktayı koymuştum. O günden bugüne geçen 19 yılın sonunda, 467 gibi büyük bir kabul oyuyla çerçeve yasayı Meclis’ten geçirerek çözümün kapısını açmayı gerçek başarı saymaktayım.Yeter ki açılan kapıdan içeri girmeyi becerebilelim.
Çerçeve yasayı Türkiye’nin felaketi olarak görüp süreç karşıtlığı yapan kümeler de var. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana oluşan bu kimlikleri de bilmemiz, tanımamız gerekiyor. Bu popülist grupların soldan gelenlerin de halk sevdası o kadar güçlüki “halka rağmen halkçı” olabiliyorlar, sağdan gelenleri de “devlet, millet, vatan sevdalısı” oluyorlar. Soldakiler kendilerini sosyalist sol/devrimci sol, sağdakiler de kendilerini Türkçü/milliyetçi sağ olarak ifade ederler.
Her ikisi de popülizm yaparak karşıtlıktan ve çatışmadan beslenirler. Patırtı ve gürültüleri çoktur ama toplum katında kıymet-i harbiyeleri de yoktur. Bu nedenle, “Gölge etme, başka ihsan istemez.” demekle yetinmenin doğru tutum olacağına inanıyorum. Çünkü çerçeve yasa başarıyla uygulandığında Türkiye, 1961 ve 1982 Anayasaları’nın 2. maddelerinde bir süs gibi duran demokratik devlet, hukuk devleti kimliğine kavuşup parlak geleceğine hızla koşacaktır. Siyasi partiler, aydınlar, akademisyenler, sanatçılar ve sivil toplumun tüm unsurları münazarayı bırakıp müzakereye başlamalıdır. Çünkü münazara ayrışmayı; müzakere ise konuyu tüm yönleriyle görüşmeyi, konuşmayı ve uzlaşmayı getirir.
Yapılması gereken, geçmişin çatışmalarını geleceğin kaderi haline getirmek değil; ortak tarihimizden güç alarak geleceğimizi birlikte kurmaktır.