









Yemek yemeyi çok seviyorum. Ama kilo almak gibi bir niyetim yok.
Vücudumla aramızdaki temel anlaşmazlık da burada başlıyor. Ben yalnızca güzel bir yemek yemek istiyorum, o hemen depolamaya geçiyor. Üstelik nereye depolayacağını da gayet iyi biliyor.
Diyet yapmaya karar verdiğim günlerde son derece kararlıyım.
Sabah bir yumurta, biraz peynir, iki zeytin…
İki zeytin!
Üçüncüyü yersem sanki bütün diyet sistemi çökecek.
Öğlene doğru içimdeki sağlıklı yaşam uzmanı konuşmaya başlıyor:
“Bol su iç, hareket et, aç değilsin.”
İçimdeki diğer ses hemen cevap veriyor:
“Aç değiliz ama küçük bir börek yiyebiliriz.”
Aslında diyette en büyük sorun açlık değil, etraftaki insanların yemek yemesi.
Sen salatanı önüne koymuşsun, karşıdaki ise patates kızartması söylemiş.
Patatesler masaya gelirken sana bakıyor. Ketçapla mayonez de yanında… Resmen toplu saldırı.
Salatayla birbirimize bakıyoruz. İkimizin de canı patates kızartması istiyor.
Bir de “Ara öğünde bir avuç badem yiyebilirsiniz.” önerisi var.
Bir avuç kaç badem?
Beş badem yiyorum, daha dişimin kovuğu yeni ısınıyor.
Akşam olunca iradem tamamen yoruluyor. Buzdolabını açıp uzun uzun bakıyorum.
Su içecektim.
Su pastanın arkasında kalmış olabilir.
Pazartesi başlayan diyet, salı günü küçük bir kaçamakla devam ediyor.
Çarşamba diyete devam.
Perşembe yine küçük bir kaçamak.
Cuma toparlanıp diyete devam.
Cumartesi diyet yapılmaz. E, hayat kısa… Hafta sonu diyet mi olur?
Mayıs ayından beri dinlemeye doyamadığımız sevgili Mebrure’ nin harika şarkısından aldığım ilhamla bitireyim:
İnsanım sonuçta, makine değilim,
Her gün aynı kararda değilim,
Diyet yarın başlar, geç kalmış değilim,
Bugün baklavaya düşman değilim.