Uzun zamandır görüşemediğimiz Zalimcan, birkaç günlüğüne geldiği Bodrum’da misafirimiz oldu. Çok konu biriktiği için özlem giderdik haliyle. Dünyaya ve Bodruma dair her şeyi konuştuk uzun uzadıya. Ne zaman yollardan şikayet etmeye kalksam, o hemen beni teselli etti “sabır” kelimesinin içini doldurarak. Hepimiz biliyoruz yıllardır ihmal edilen köklü altyapı yatırımlarının zor olacağını ancak bu faaliyetlerin zaman planlamasının daha doğru yapılmasının mümkün olup olamadığı, ortak sorun başlığımızı oluşturdu.
Zalimcan; Ortadoğu’daki savaşın etkilerinin öyle kolay atlatılamayacağını, ateşin kenarında duran Türkiye’nin sadece Merkez Bankası rezervlerindeki azalmalarla değil, çok boyutlu sektörel etkilenmelerle karşı karşıya kalacağından söz etti. Bu kez ben onu teselli etmeye çalıştım. Bizim ülkemiz; sağlam ekonomik bir yapıya sahiptir, yöneticilerimiz soğukkanlı davranmaktadır, tüm sektörlerimiz kriz yönetimini biliyordur falan işte. Sonra hep beraber gülüştük tabi.
Bazen ben, bazen Zalimcan olmak üzere birbirimizi teselli ettiğimiz konu başlıkları üzerinde konuşurken sıra Muğla ve belediyelere gelmişti ki, önüme bir dosya koydu hemen. Meselenin, teselli edilecek boyuttan çıkıp gerçekleri görmeye geldiği çok belliydi.
9 Ocak 2019 tarihinde yapılan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde Yerel Yönetimler Sempozyumunda” Cumhurbaşkanı’nın Yaptığı Konuşma ile başlıyordu dosyanın başlığı.
“Muhtar seçiminden başlayıp belde, ilçe, il veya büyükşehir belediye başkanlıklarına ve belediye meclis üyeliklerine kadar giden süreç; demokrasimizin adeta laboratuvarı niteliğindedir. Bakın burada ilginç bir örnek vereceğim. Deniz kenarlarında, orman alanlarımızda, yani buraları betona, toprağa çevirme gayreti içerisinde olanlar var. Şu para var ya nelere muktedir değil, bu kapitalizm nelere muktedir değil. Orman-morman ne var ne yok kesiyor, atıyor, götürüyor, ha oraya ben bir dikey mimari yapayım, oradan da malı götüreyim; yapılan iş bu. Yani doğa şöyle olmuş-böyle olmuş umurunda değil. Bize de örnek veriyor, işte Manhattan şöyle. Bırak batsın senin Manhattan’ın, bizim medeniyetimizde ne diyor biz ona bakalım, ona göre yapalım bu işi. Sanki orada yaşayanlar çok mutlu. Mutlu değiller. Öyleyse biz medeni olmayı bileceğiz ki, o beton yükselişlerde değil, toprağa yakın olma şeklindeki mimari anlayışımızda bulacağız”.
Zalimcan’la birbirimize baktık. O gülümserken, benim kaşlarım çatılmıştı. Çünkü bu konuşmanın yapılmasından sonra geçen süre içinde ve halen; Kıyıkışlacık’ta (Iassos) tüm davalara ve ÇED Raporlarına rağmen zeytinliklerin ve antik tarihin tam içinde, hem de inşaat sezonunda dahi gece-gündüz gürültü ve toz eşliğinde yapılmaya çalışılan, Güllük Körfezi’nin balık ve deniz ekosistemini kökünden yok etmeye yeminli olduğu düşünülen yat limanını nereye koyacağız?
Alternatif enerji üretme biçimleri olduğu halde hala işletmekte ısrar edilen enerji santralleri için kömür çıkarma gerekçesiyle Milas Akbelen’de köküne kibrit suyu dökülen zeytinlikleri, evinden ve toprağından edilen onca köylüyü, yok olan tarım arazilerini, lüks turizm yapmak adına kıyıları ve oradaki ormanları devasa otellerle dolduran hoyrat girişimleri ne yapacağız?
Belediye binası önüne koyduğumuz leğende yıkanmaya çalışırken, Muğla coğrafyasında akıp duran Dalaman Çayını bir başka ile tahsis eden, yurtdışından 3 saatte gelebilmesine rağmen havaalanından Turgutreis’e 2 saatte gidemeyen bir turistin trafik şaşkınlığına rağmen hepi topu 3 tane kavşak düzenlemesini ısrarla yapmayan, seçimler öncesinde “bakın yapıyoruz” denmesine rağmen on yıllardır bitirilemeyen Ortakent-Yalıkavak yolunda havaya bakarak bilmiyormuş gibi yapan zihniyeti nasıl tanımlayacağız?
Cennet gibi koylarımıza yapılan saldırılara, özgün mimari yapısı içinde yaşayan butik konaklama tesisleriyle kimliğini tarif eden Bodrum’da kitle turizmini dayatarak otelleri yıkıp “residence konaklama” ucubesini hançer gibi sırtımıza saplayan anlayışa ne diyeceğiz?
Muğla’daki yerel yönetimlerimiz, bir yandan Ankara’nın coğrafyamıza dayattığı yanlış uygulamaları bertaraf etmek için dava üstüne dava açarken, tarımsal alanlarımızdaki yerli ürün yetiştiriciliğini geliştirmeye çalışırken, Mumcular ovasının ortasına TOKİ konutları yapmayı akıl eden girişimlerle nasıl karnımızı doyuracağız?
Darmadağınık bir yetki yelpazesinde Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından satılan, sonra da belediyelerimizin itirazlarına rağmen yeni yeni imar alanları açan, istediği yere yat limanı yapan, Muğla kıyılarını adeta parselleyip yat turizmini paranın esiri yapan, bilimsel yöntemlerin öngörüleri ile hiç ilgilenmeyip yatırımcının önerileri doğrultusunda enerji santralleri kurdurmaya çalışan kararlarla hangi menzile ulaşabileceğiz?
Yerel yapının dinamiklerini göz ardı ederek ülkenin her köşesine “Tip Yönetmelik” gibi garip uygulamaları zorlayan, “yerinden yönetim” söylemini masallaştırırken her türlü ilişki ağlarıyla yörelerin zenginliklerine çöken ama yerel ihtiyaçlar söz konusu olduğunda duymamazlıktan gelen ve “tasarruf tedbirleri” diyerek belediyeleri çalıştıramaz hale getiren kararlarla nasıl mücadele edeceğiz?
Zalimcan ayrılmadan önceki son gün, dosyanın kapağını kapattığında sabah oluyordu ama benim gözlerim kocaman açıktı. Birçok dostum gibi “boş ver dertlenme, böyle gelmiş böyle gider” diyen Zalimcan’a biraz şaşkınlık, biraz da kızgınlıkla baktım. Çünkü Bodrum; benim, bizim, hepimizin…