Evet, olur bayım, olur… Hem de yüreğin en derin yerinden, bal gibi olur.
Geçtiğimiz hafta, 13 Şubat’ta Füruğ Ferruhzad’ın ölüm yıldönümünü sessizce yaşadık. Dünya o gün şiirden o kadar uzak, o kadar soğuktu ki, kimse pencereleri ardına kadar açıp “eve sokağın sesini çağır” diyeni duymadı, anmadı. O yüzden bu yazım da bu güne kaldı. Tahran’ın buz gibi bir sokağında, daha 32 bahar görmüş Füruğ’un sesi, bir arabanın farları altında sustu . Kaza mıydı gerçekten, kader mi, yoksa bir isyanı bir kadının çıplak haykırışını sonsuza dek susturmak için miydi o son an? Hâlâ cevaplanmamış bir soru . Ama biliyor musun, o ses gerçekten susmadı. Hâlâ içimizde, hâlâ kulaklarımızda, hâlâ yaralı bir kuş gibi kanat çırpıyor etrafımızda.
Nazan Kesal’ın sahnelediği Yaralarım Aşktandır’ı izlediğimde gözyaşlarımı tutamamıştım; sahnede devleşen Nazan Kesal ,Füruğ’u kendi bedeninde yaşatırken, toprağa emanet edilmeyi bekleyen, kendi arafında son dizesini kulağımıza fısıldadı.
Şimdi Füruğ’u anarken o eski, o acımasız soru yine düşüyor önüme: “Kadından şair olur mu?”
Ah, olur… Hem de nasıl olur. Gözyaşlarıyla, öfkeyle, aşkla,baharlarla,sevgiyle,mutlulukla,umutla bazen de yaralarla dolu bir sesle olur. Adonis’in o sözü: “Kadından şair olmaz, çünkü kadın zaten şiirdir; şiir yazdığında kendini tekrar eder.” Ne kadar zarif paketlenmiş bir dışlama, değil mi? Kadını ilham diye yüceltip, yaratıcı olmaktan men eden o romantik yalan. Ama şiir cinsiyetle değil, duyguyla , derinlikle ölçülür.
İşte Füruğ, o kaleyi bedeninden yıktı. “Günah” şiirinde arzuyu haykırdı; taşlandı, ama o taşlar şiire dönüştü. “Bütün pencereleri açın,” dedi ve mahrem olanı, en çıplak, en utanç vereni şiirin kalbine soktu.Sokağa taşıdı. O pencere hâlâ açık, camı kırık, pervazı kanlı, ama rüzgâr giriyor… İçimize giriyor, boğazımızı düğümlüyor,gözlerimizi yaşla dolduruyor.
Bu isyan yalnız ona ait değildi. Sylvia Plath “Daddy”de babasını değil, üstümüze çöken o ağır erkek gölgesini gömdü, gözyaşlarıyla, öfkeyle,çığlıkla. Nilgün Marmara gökyüzüyle yeryüzü arasında asılı kaldı, dizeleri hâlâ yüreğimizi delip geçiyor. Didem Madak çiçekli şiirleriyle kırılganlığı bir silaha, bir direnişe çevirdi: “Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım, bilmiyorsunuz…” Lale Müldür ise o özgün, anlamı zor yakalanan, ama ruha nakış gibi işlenen imgeleriyle, aşkı, melankoliyi, varoluşun karmaşasını şiire dönüştürdü; “Destina”da fısıldadığı gibi, “Dün gece sen uyurken / İsmini fısıldadım / Ve hayvanların korkunç / Öykülerini anlattım.” Birhan Keskin’in keskin, yaralayıcı dizeleriyle acıyı en çıplak, en yakıcı haline getirdiğinde olduğu gibi, o da şiirin sınırlarını zorladı, gelenekle dans etti,. Gülten Akın ise “Deliriyorum” derken bile bir halkın yaralarını sardı, sarmaya devam ediyor.
Ya Tomris Uyar’ın kelimeleri: suskunluğun içinde yankılanan bir çığlık.
O “bana bir şeyler oluyor” hâli, aslında hepimize bir şeyler olduğunu hatırlatır. Ama o, bunu en mahrem yerinden yakalayıp yazıya dökebilen nadir seslerden biriydi.
Turgut Uyar göğe bakarken o durakta bekliyordu belki; Tomris ise yerde, küçük bir taş gibi duruyordu: sessiz ama ağırlığı insanın göğsünde.Kavuşamamak, geç kalmak, yarım kalmak…
Bunları süslemeden, oldukları gibi, çıplak bıraktı önümüze.
Metinlerinde o kırık aynaya bakınca yalnız kendimizi değil, utangaç bir özlemi de görüyoruz:
Birinin gelmesini beklerken, aslında kendimize de mi hasret kaldık?
“Susmayın, ağlayın ama yazın,” demesi boşuna değildi. Yazmak , onun için yaraya dokunmak; oradan bir nefes çıkarmaktı.
Susmadı.Yazdı.
Ve biz hâlâ o yaralara bakıp kendi sessizliğimizi tanıyoruz.
Hepsi aynı duvarlara çarptı: “Aşırı kişisel” dediler, “fazla duygusal” dediler, “mahrem” dediler. Oysa şiir tam da o kişisel olandan doğmaz mı? En derin yaradan, en gizli arzudan, en utanç verici acıdan ,etekleri uçuşturan aşktan doğmaz mı? Kadınlar sustu mu sanıyorsun? Hayır. Susturulmaya çalışıldılar, ama sustular mı? Asla.
Füruğ denince içimde bir pencere açılıyor; rüzgâr saçlarımı savuruyor, gözlerim doluyor. O ses hâlâ yankılanıyor:
“Pencereleri açın.
Rüzgâr girsin.”
Ve o meşhur dizesi:
“Ve ben,
kendi yaralarımla konuşan biriyim.”
Yaraları konuşmak… Susmamak… Susturulsa bile o sesin bütünüyle susmaması… İşte şiir bu. Kadın elleri —özellikle o eller— bu dizeleri yazmaya, bu yaraları sarmaya, bu pencereleri açık tutmaya devam ediyor. Çünkü iyi dize hayatta kalır. Ve o dizeyi yazan her kim olursa olsun —kadın, erkek, ne fark eder— şiiri yaşatır, yüreğimizi titreterek yaşatır.
Ya senin penceren hâlâ açık mı?
İçinde hangi dize kaldı, hangi sızı?
Hangi yarayla, hangi itirazla, hangi isyanla konuşuyorsun hâlâ?
Hangi özlemle, hangi umutla;
hangi kavuşmayla ya da savruluşla,
hangi baharınla?
Benim içimde o rüzgâr esiyor…
Gülümsüyorum.
Çünkü şiir susmuyor.
Ve biz yazdıkça, dünya biraz daha eksiksiz oluyor.
Sen de susma.
Şiirle ,umutla hoş ve mutlu kalın.