









Kültürel çoğulculuk, kimlik sorunları ve birlikte yaşam üzerine bir köşe yazısı: Kürt meselesi, siyasi partilerin tutumları ve toplumsal barış arayışı.
Kültürel çoğulculuk, sosyolojik bir kavramdır. Bir toplumda büyük grupla birlikte yaşayan diğer grupların kendi özgün renklerini, geleneklerini, kültürlerini koruyarak birlikte yaşamaya devam etmeleri ancak kültürel çoğulculuğun hayata geçmesiyle mümkündür. Kültürel çoğulculuk büyük grubun baskın kültürünü kabul eder. Ancak diğer grupların da kendi kimlikleri ile topluma entegre olmalarını ister.
İşte bu kadar gerçekçi, bu kadar anlaşılır, kolay ve insani bir çözümü 100 yıl boyunca uygulamayıp kanlı çatışmaları ikinci yüzyıla taşıyan zihniyeti sorgulamadan etnik, mezhepsel, kültürel hiçbir sorunu çözemeyiz. Bu sorunlarla bu topraklarda bir yüzyıl daha ulus-devlet olarak yaşama şansımız da olmaz.
Emperyalist Batı (ABD, İngiltere, Fransa, Almanya) vekil devletleri (Yunanistan, İsrail) ile bizi vuruşturarak Orta Asya’ya gönderemeseler de kıyılardan uzaklaştırıp Orta Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine sıkıştırarak: “Hadi bakalım çok sevdiğiniz çatışmayı buralarda sürdürebilirsiniz” diyebilirler. Bunu Lozan’da yapamadılar ama vazgeçmediklerini de her hal ve hareketleriyle gösteriyorlar.
Sevr Antlaşması ile Ermenileri kullanarak yapamadıklarını milletimizin bir parçası olan kardeş halkımız Kürtleri kullanarak yapmaya çalışıyorlar. Kürtler ezici çoğunluğuyla Lozan’dan bu yana oynanan oyunun farkındadır.
Lozan günlerinde TBMM’nin Kürt milletvekilleri ve Kürt aşiretleri Lozan’daki itilaf devletlerinin temsilcilerine çektikleri telgraflarda çok önemli şu üç şeyi ifade ettiler: “Kürtler azınlık değildir. Kürtler ve Türkler birlikte bir millettir. Türkiye’nin Lozan heyeti bizi de temsil etmektedir” demelerine rağmen, zamanın süper gücü İngiltere Hatay, Halep, Musul’u sınırlarımızın dışında tutma konusunda ısrarlı ve kararlıydı.Bu durumu gören Atatürk, Erzurum ve Sivas kongrelerinde çerçevesini çizdiği ve ocak 1920’de son Osmanli meclisinden oybirliği ile geçirttiği ve korumaya yemin ettiğimiz milli sınırlarımızın doğu hattını çekme işini zamana bırakarak yeni devletin meşruiyetini Lozan Antlaşması ile tüm dünyaya kabul ettirdi. On beş yıl sonra zamanı geldiğinde de kan dökmeden barışı koruyarak Hatay meselesini nasıl çözdüğünü dünyaya gösterdi. Günü geldiğinde Halep ve Musul meselesini de benzer şekilde çözeceği biliniyordu.
Bu tespitleri yaptıktan sonra bir de partiler yelpazesinin sağ ve sol taraflarında oluşan süreç karşıtlarına, bunların ne söylediklerine ve DEM Partiye bakalım.
TBMM’sinde temsil edilen veya kamuoyu yoklamalarında seçmen desteği %1’in üstünde gözüken sağdaki karşıtlar: İyi Parti, Zafer Partisi, Anahtar Parti ve Yeniden Refah Partisidir.
Bu karşıtların söyledikleri de özetle: “Terör örgütü lideri, bebek katili Öcalan muhatap alınamaz. Bu muhataplık yakın geçmişte hendek, tünel olayları ile özerklik ilanına kadar gitmiştir. Teröristlerle müzakere değil mücadele edilir. Ulus-devlet ve anayasal düzen tehlikeye girmiştir. Süreç PKK’yı meşrulaştırma sürecidir. Şehit aileleri ve gaziler incinmiştir.” Bu sözler elli yıldır söylenenlerin tekrarından ibarettir ve çözüme dönük bir işareti de yoktur.
Sol karşıtlardan ise mecliste temsil edilen Yeni Parti ve TİP var. Yeni Parti, sağdaki Yeniden Refah gibi milletvekillerini ve seçmen desteğini korumak amacıyla sürecin içinde kalarak süreç ve iktidar karşıtlığını sürdürmeye çalışıyor. Kürt sorunu diyor ama ne bu sorunu tanımlıyor, ne de çözümüne ilişkin bir görüş geliştiriyor.
Türkiye İşçi Partisi (TİP) ise adeta “yetmez ama evet” diyerek çerçeve yasaya kabul oyu verdi. Böylelikle kendisini en doğru yerde konumlandırmış oldu. Bu iki partinin dışında kendilerini devrimci, sosyalist olarak ifade eden parti, dernek, dergi gibi oluşumlarla tanıtan, kendi söyleyip kendi dinleyen, amipler gibi bölünerek yaşayan çok grup var. 20. yüzyılın miadı dolmuş ideolojik kalıpları 21. yüzyıla taşımakla meşguller.
DEM Parti’ye gelince; bu partinin eş başkanları yukarıdakiler gibi eski alışkanlıklarını henüz terk etmiş değiller. Öcalan’ın 27 Şubat manifestosunu benimsediklerini söyleyemiyoruz. “PKK adım atıyor ama devlet hiçbir şey yapıyor” diyerek pazarlıkçı anlayışlarını sürdürüyorlar. Devletin adımlarına ne zaman sıra geleceğini biliyor ama bilmezlikten geliyorlar. İçlerinden bir grup da dıştakilerin sözcülüğünü yapıyor. “Öcalan tarihi çarpıtıyor, her şeyi Türk devleti üzerinden okuyor. Şengal’deki halk toplantısına adam göndererek talimat veriyor. Sadece yerel demokrasi istiyor. Rojava’yı Suriye’ye bağladı, Şengal’i de Irak ordusuna bağlıyor. “Yani ulus-devletçi Kürtler diyor ki: “Öcalan Kürdistan’ın önünü tıkıyor.”
Abdullah Öcalan’ın ne kadar önemli bir aktör olduğunu PKK, KCK ve DEM içindeki bu tartışmalardan da anlayabiliyoruz.
Türkiye halkları artık etnikçi, dinci, mezhepçi siyasete prim vermiyor. Milliyetçiliği vatanseverliğin dışına taşıyarak soy-sop aramaya başlarsak Batı’nın mezbaha zihniyetini (ırkçılığını) sahiplenmiş oluruz.
Atatürk milliyetçiliği, Atatürk ilkeleri diyerek de süreç karşıtlığı yapamayız. Atatürk toplumun her kesiminin Atatürk’üdür. Karşıtlık üzerinden Atatürk inşa edilemez. Onun için yıllardır bıkmadan, usanmadan karşıt tarafların kendi gettolarından çıkmalarını söylüyorum. Biliyorum, insanın içindeki gettoyu çıkarması zordur ama zoru başarmadan da düzlüğe çıkarak huzuru ve refahı yakalayamayız.