“Kök” denildiğinde çoğumuzun aklına soy, sop, memleket ya da soyadı gelir. Oysa ben yaşadıkça, kadın hikayelerine yaklaştıkça anlıyorum ki, bu tanım çok yüzeyde kalıyor.
Kök; ne bir soyadıdır ne de doğduğun yer. Kök, bir kadının hayata nasıl tutunduğudur.
Yürüdüğü yollarda bıraktığı izlerde, dokunduğu hayatlarda açtığı kapılarda, altını çizdiği cümlelerde, sevdiği bir şarkının nakaratında, içine işleyen bir şiirin dizelerinde, bir filmin kısacık repliğinde saklıdır. Görünmez ama derinden hissedilir.
Bugünün dünyası ise bize başka bir hikaye satıyor: Kusursuz evler, pürüzsüz hayatlar, hiç kırılmamış insanlar…
Her şeyin yerli yerinde olduğu, duyguların bile ölçülü ,cilalı olduğu vitrin gibi özenilesi bir dünya. Ama gerçek hayat öyle değil.
Gerçek hayatın içinde kırılmalarla ,kayıplarla, derin yorgunluklarla dolu.. Ve tam da bu karmaşanın ortasında dimdik duran kadınlar var.
Benim hayran olduğum kadınlar , “demlenmiş hikâyeleri” olanlar….
Zamanın, acının, mücadelenin, sevinçlerin, suskunlukların ve aşkların ağır ağır içe işlediği hikayeler…
Yılların süzgecinden geçmiş, yapaylıktan uzak, katman katman derinleşmiş olanlar.
Kök, işte tam da burada filizlenir. İçine tek bir yapaylık karışmamış o derin, katmanlı hikâyelerde…
Hayata sımsıkı tutunan, kendi kaderini yeniden yazan, iz bırakmayı bilen kadınların iç dünyasında. Her şeyin kusursuz göründüğü, duyguların cilalandığı, yaraların saklandığı bir yer yoktur orada.
Onlar; kokusuz, hikâyesiz, üzerinde tek bir çatlak taşımayan hayatlardan uzaktır. Steril gülümsemeleri yoktur.
Geçmişleri pürüzsüz bir masal gibi durmaz. Bu kadınların hayatı showroom değildir. Kusursuzluk iddiası taşımaz, yaralarını saklama telaşı da yoktur. Onlar çatlaklarıyla, eksikleriyle, geçmişleriyle var olurlar.
Gözyaşları da kahkahaları da gürdür.
Çünkü yaşam; acıyla, mücadeleyle, susarak ve yeniden başlayarak akmıştır içlerinden.
Durma lüksleri yoktur, düşerler ama kalkarlar. Yaralarını yolda sararlar. Pansumanlarını hayatın tam ortasında, kendi elleriyle yaparlar ve devam ederler.
Aşkı da derin yaşarlar, ayrılığı da, yası da…
Hiçbir duygu üzerlerinde eğreti durmaz. Onlara her duygu yakışır.
Kendi kaderini yeniden yazanlar vardır. Kendi köklerinden yeniden filizlenenler vardır. Hayata rağmen değil, hayatın içinden güç alarak yürüyen kadınlar…
Bugün bu ülkenin, hatta dünyanın en çok ihtiyacı olan şey belki de tam olarak budur: Kökü olan kadınlar.
Sessiz ama derin izler bırakır, adı çoğu zaman anılmasa da bir evi, bir aileyi, bazen bir toplumu, hatta bir ormanı ayakta tutan kadınlar…
Çünkü bazı kadınlar vardır; görünmezler… ama hayat onların üzerinde yükselir.