
Eskiden telefon dediğimiz şey evin bir köşesinde dururdu. Taşınamazdı. Çünkü kablosu vardı. Zaten o telefonun görevi iletişim ile birlikte aile içi panik yönetimiydi.
Telefon çalınca evde herkes birbirine bakardı:
“Kim açacak?”
Bir de sabit telefonun sesi vardı…
Şimdiki telefon melodileri gibi kibar değil. Resmen alarm. Telefon değil, yangın sireni.
Evde biri telefondayken internetin kesildiği dönemleri şimdi çocuklara anlatsak masal sanırlar.
“Anne internete gireceğim, kapat artık!” diye aile içi diplomatik kriz çıkanları tanıyorum.
Sabit telefonun en korkutucu özelliği ise kimin aradığını bilmemekti.
Şimdi telefon çalınca isim çıkıyor, fotoğraf çıkıyor, hatta insanın moralini bozacak kadar net bilgi geliyor. Eskiden öyle değildi. Telefon çalınca tamamen kader.
Açıyorsun:
Daha “alo” demeden; “Annen geldi mi?” Telefon değil ani denetim baskını.
Uzatma kablosuyla evin içinde gizli ajan gibi dolaşanlar vardı. Salonla mutfak arasında telefon taşıyarak konuşmak ayrı bir yetenekti. Kablo ayağa dolanır, biri geçerken takılır, konuşma bir anda kesilirdi.
Cep telefonları çıkınca ilk başta hepimiz çok havalı hissettik. Çünkü telefonu cebimize koyabiliyorduk. Ama o telefonlar da bugünkü gibi değildi. Mesaj yazmak zaten başlı başına olimpiyat sporu gibiydi.
Bir harf için aynı tuşa üç kere basıyorduk.
“Merhaba” yazana kadar insanın ilişkisi bitiyordu.
Kontör dönemi ise tam psikolojik gerilim filmiydi.
Birini arıyorsun:
“Ben seni çaldıracağım, sen kapatıp beni ara.”
Şimdiki gençler bunu duyunca hacker yöntemi sanıyor.
Bir de polifonik melodi çılgınlığı vardı. İnsanlar telefonuna şarkı yükleyince kendini teknoloji dahisi sanıyordu. Toplu taşımada birinin telefon çalınca bütün araç “Dımdırı dımdırı” melodisini dinliyordu.
Şimdi telefonlar akıllandı ama insanlar biraz yoruldu gibi. Eskiden telefon sadece iletişim içindi. Şimdi banka, kamera, harita, alarm, takvim, market, arkadaş, düşman… her şey oldu.
Bir gün annemin cep telefonu bozuldu. Ekranından, anlamsız semboller akıyordu. Telefon değil matrix açılmış gibiydi. Tamir için servise götürdük. Genç biri karşıladı. “Hemen bakalım “ dedi.
Aradan bir 10 dk geçti. Yapamadı. Başkasına sordu o da anlamsız gözlerle baktı. Sonunda servisin müdürü geldi.
Ekranı görünce “Bunu nasıl yaptınız ?“ dedi.
Bu ekranın çıkması için değişik tuşlara ayni anda basmak gerekiyormuş. Bu tuşları da herkes bilemezmiş. Annemin yapması imkansız. Çok güldük tabii. Annemin, “Mars’ta” kitabını yazdıktan sonra uzaylılarla bağlantı kurmuş olma ihtimalini düşünüyorum.
Ahh bir de şarjlar var tabii…
Eskiden telefonun şarjı bitti mi olay basitti. Telefon kapanırdı, sen de hayatına devam ederdin. İnsanlar birbirine bakardı. Camdan dışarıyı izlerdi. Hatta bazıları düşünürdü.
Şimdi telefonun şarjı %15 olunca insanın içine bir panik çöküyor. Sanki kalp pili zayıflamış gibi davranıyoruz.
%100 şarjla özgüven geliyor. Telefon elde, dünya senin.
%80’de hâlâ rahatsın.
%50’de hafif bir huzursuzluk başlıyor.
%30’da insan priz aramaya başlıyor.
%15’te artık hayatta kalma içgüdüsü devreye giriyor.
Bir kafeye gidiyorsun. Manzaraya değil, priz konumuna bakıyorsun.
“Deniz görüyor mu?” değil “Masa yanında üçlü priz var mı?” önemli.
Powerbank dediğimiz şey de artık teknolojik cihaz değil duygusal destek ünitesi oldu. İnsanlar yanında su taşımıyor ama 20.000 mAh powerbank taşıyor.
Şarj kabloları ise evin en gizemli canlıları. Dün burada olan kablo bugün yok. Bir çekmeceye giriyor, bir daha çıkmıyor. Ara ki bulasın.
Telefon %1’deyken insanın telefonu bırakıp şarja koyması gerekir normalde. Ama tam tersine, o son yüzdeyle Instagram’da dolaşmaya devam ediyoruz.
“Şunu hızlıca paylaşıp telefonu şarja takacağım.” deyip ekrana dalınca,
bir bakmışsın ekran kararmış. İnsan birkaç saniye boşluğa bakıyor.
Kendi hayatıyla baş başa kalıyor.
Ve o an anlıyor ki…Biz telefonu değil, telefon bizi şarjda tutuyormuş.