









Bazı insanlar sinirlenmez… Sinirlenmek için fırsat kollar.
Sabah alarm çalar, “Bu ne biçim ses?” diye güne öfkeli başlar.
Çay biraz sıcak olsa söylenir, biraz soğuk olsa daha çok söylenir.
Ekmek taze olsa “çok yumuşak”, bayat olsa “taş gibi” olur.
Bu insanlar için hayat, sürekli şikâyet edilecek ayrıntılar üretmek üzere kurulmuş gibidir.
Markette kasa yavaş ilerler, sinirlenir.
Hızlı ilerler, “Kesin bir şey yanlış hesaplandı.”
Asansör geç gelir, sinirlenir.
Hemen gelirse bu kez, “Bu kadar çabuk gelmesi normal değil.”
Yani evren ne yaparsa yapsın, suçludur.
En ilginçleri de telefonda konuşurken karşımıza çıkar.
“Sinirlenmeyeceğim ama…” diye başlayan cümlelerin devamında genellikle küçük çaplı bir volkan patlaması yaşanır.
Zaten biri “Sakinim.” diyorsa bulunduğunuz ortamdan yavaşça uzaklaşmanızda fayda var.
“Ben sinirli değilim” dedikten yaklaşık üç saniye sonra televizyon kumandasını çekmecede bulamadığı için ev halkına toplantı düzenler.
Trafikte ise bambaşka bir seviyeye ulaşırlar.
Yeşil ışık yanalı yarım saniye olmuştur.
Arkadaki korna, sanki ambulans değil de uzaya roket fırlatılıyor hissi verir.
Önündeki araç iki saniye düşünse, sülalesi üzerinden sosyolojik analiz yapılır.
Sinirlenmeye harcanan enerji elektrik üretseydi, ülkenin yarısını bedava aydınlatırdık.
Oysa hayatın büyük kısmı beklemekten oluşuyor.
Çayın demlenmesini…
İnternetin bağlanmasını…
Doktor sırasını…
Kargonun gelmesini…
Hatta bazen insanın kendine gelmesini…
Her şeye sinirlenerek geçirilen bir ömür, insanı haklı yapmıyor; sadece yoruyor.
Belki de bazı şeyleri olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmek gerekiyor.
Çünkü dünyayı döndüren öfke değil, sabır.
Sözün özü: Düzelmezler, KAÇIN…