









Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”, PKK/KCK’nın fiilî varlığına son verdiğinin ve silahlarını teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilerek bu tespitin Milli Güvenlik Kurulu kararıyla ilan edilmesinden sonra uygulanacak hukuki düzenlemeleri içeriyor.
Teklifin amacı, silahlı çatışmanın sona erdirilmesi, örgütün tasfiyesi ve toplumsal barışın sağlanması olarak açıklanıyor. Kuşkusuz Türkiye’nin terörden kurtulması, silahların susması ve toplumsal barışın güçlendirilmesi hepimizin ortak isteğidir. Ancak barışın kalıcı olabilmesi için hazırlanacak yasanın açık, adil, denetlenebilir ve toplum vicdanında kabul edilebilir olması gerekir. Hukuki belirsizlikler üzerine kurulan bir düzenleme, barışı güçlendirmek yerine yeni tartışmalara yol açabilir.
Teklif; örgüt kurma ve yönetme, örgüt üyeliği, örgüte yardım, propaganda, terörizmin finansmanı ve örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçları içine alan oldukça geniş bir kapsam öngörüyor. Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçları ile 1 Haziran 2005’ten önce işlenen ve müebbet ya da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası gerektiren bazı suçlar kapsam dışında bırakılıyor.
Düzenlemeye göre devam eden soruşturma ve kovuşturmalar beş ya da on yıl ertelenecek. Erteleme süresi içinde yeni bir terör suçu işlenmezse soruşturma hakkında kovuşturmaya yer olmadığına, açılmış dava hakkında ise düşmeye karar verilecek. Kesinleşmiş mahkûmiyet kararlarında da cezanın infazı beş veya on yıl ertelenecek; bu süre içinde yeni bir terör suçu işlenmezse ceza “infaz edilmiş” sayılacak.
Teklif sahipleri bunun bir af olmadığını ileri sürebilir. Ancak hukuki düzenlemeler yalnızca adlarıyla değil, doğurdukları sonuçlarla değerlendirilir. Bir soruşturmanın ortadan kaldırılması, bir davanın düşürülmesi veya hiç çekilmeyen bir cezanın infaz edilmiş sayılması, adı af olmasa bile affa çok yakın sonuçlar doğurur. Bu nedenle toplumdan hukuki gerçeği saklamadan, düzenlemenin ne olduğu ve hangi sonuçları doğuracağı açıkça anlatılmalıdır.
Teklifin en tartışmalı hükümlerinden biri, MGK kararından önce işlenmiş fakat sonradan ortaya çıkarılmış suçlar hakkında soruşturma başlatılmasını yürütme ağırlıklı özel bir kurulun iznine bağlamasıdır. Cumhuriyet savcısının soruşturma yetkisinin siyasal ve idari nitelikteki bir kurulun iznine tabi tutulması, yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı bakımından ciddi sakıncalar taşımaktadır. Bir suç hakkında soruşturma açılıp açılmayacağına, kural olarak delilleri değerlendiren bağımsız adli makamlar karar vermelidir.
Kurulun izin vermesi halinde, kişi hakkında önce yargılama yapılıp ceza verilmesi ve ardından infazın ertelenmesi söz konusu olmayacaktır. Teklifin sistematiğine göre yeni başlatılan soruşturma da kanun kapsamındaysa doğrudan erteleme hükümlerine tabi olacaktır. Kişi, erteleme süresini yeni bir terör suçu işlemeden geçirirse soruşturma kovuşturmaya dönüşmeden sona erebilecektir. Bu da geçmişte işlenmiş bazı suçların hiçbir zaman mahkeme önünde tartışılmaması sonucunu doğurabilir.
Teklif, kanundan yararlanmak isteyen kişinin MGK kararının yayımlanmasından itibaren altı ay içinde yazılı başvuruda bulunmasını şart koşuyor. Buna karşılık tehdit, baskı, örgütün kontrolü altında bulunma veya ulaşım imkânsızlığı gibi nedenlerle süresi içinde başvuramayanların durumu açıklanmıyor. Haklı ve belgelenebilir bir mazeretin kabul edilip edilmeyeceği belirsiz bırakılıyor. Bu eksiklik uygulamada önemli eşitsizlikler yaratabilir.
Daha temel sorun ise düzenlemenin teslim olmayı ve gerçeğin ortaya çıkarılmasını yeterince teşvik etmemesidir. Teklif, kişinin silahıyla teslim olması, örgütsel yapıyı açıklaması, suçların aydınlatılmasına yardımcı olması, mağdurların ve kayıpların bulunmasına katkı sunması ile somut deliller sonucunda yakalanması arasında açık bir ayrım yapmıyor.
Hiçbir soruşturma geçirmemiş bir örgüt mensubu neden kendisini ihbar etsin? Neden bildiklerini anlatsın? Neden suçların aydınlatılmasına yardımcı olsun? Teklif, etkin pişmanlık hükümlerinden farklı olarak gerçeği açıklama ve adli makamlarla işbirliği yapma karşılığında kademeli bir hukuki yararlanma sistemi kurmuyor. Kendi iradesiyle silah bırakıp teslim olanla, itirafçı beyanı veya somut deliller sonucunda tespit edilen kişi arasında aynı sonuçların doğması, gönüllü teslimiyeti teşvik etmekten uzaktır.
Altı aylık sürede başvurmayanlara uygulanacak hukuki sonuçların da açıkça gösterilmesi gerekir. Kanun, zamanında teslim olup gerçeğin ortaya çıkarılmasına katkı sunanlara belirli imkânlar tanırken; başvurmayan, örgütsel bağını sürdüren ve daha sonra yakalananlar hakkında genel hükümlerin eksiksiz uygulanacağını açık biçimde düzenlemelidir. Aksi halde devlet, geçmişte suç işlemiş fakat henüz tespit edilmemiş kişilerin kendiliğinden ortaya çıkmasını yalnızca umut etmiş olacaktır.
Kesinleşmiş mahkûmiyetlerin infazının ertelenmesi de üzerinde dikkatle durulması gereken bir başka konudur. Henüz yargılanmamış kişilerin silah bırakmasını sağlamak için geçici ve koşullu düzenlemeler yapılması anlaşılabilir. Ancak yargılanmış, suçu sabit görülmüş ve mahkûmiyeti kesinleşmiş kişilerin cezalarının hiçbir rehabilitasyon, değerlendirme ve topluma uyum programına bağlanmadan ertelenmesi toplumda cezasızlık duygusu yaratabilir.
Teklifte kişinin yeniden suç işleme riski, örgütle bağını gerçekten kesip kesmediği, topluma uyum iradesi ve mağdurlarla ilişkisi bakımından bireysel bir değerlendirme yapılması öngörülmüyor. Erteleme süresi içinde yalnızca yeni bir terör suçu işlenmesi, ertelemenin kaldırılması nedeni sayılıyor. Buna karşılık kasten öldürme, cinsel saldırı, yağma, uyuşturucu ticareti veya örgütlü suçlar gibi ağır adli suçların işlenmesi aynı sonucu doğurmuyor. Toplumsal bütünleşmeyi amaçlayan bir düzenlemenin, ağır suç işleyen bir kişinin bu ayrıcalıktan yararlanmaya devam etmesine izin vermesi kabul edilemez.
Cezası ertelenen kişiler hakkında otomatik bir yurt dışına çıkış yasağı veya uygun adli kontrol tedbiri de öngörülmüyor. Örgütle bağını kesip kesmediği yeterince denetlenmeden serbest bırakılan bir kişinin yurt dışına çıkarak yeniden örgütsel yapılara katılması ihtimali göz ardı edilemez. Elbette herkese ölçüsüz ve süresiz yasaklar konulamaz. Ancak hâkim denetiminde, kişinin durumuna göre belirlenen adli kontrol, bildirim yükümlülüğü, rehabilitasyon ve izleme mekanizmalarının bulunması gerekir.
Teklifin önemli eksiklerinden biri de mağdurların neredeyse hiç görünmemesidir. Terör nedeniyle yaşamını yitirenlerin yakınları, yaralananlar, köylerinden ayrılmak zorunda kalanlar ve yıllarca acı çeken yurttaşlar bu sürecin yalnızca seyircisi olamaz. Gerçeğin ortaya çıkarılması, kayıpların akıbetinin açıklanması, mağdurların dinlenmesi, zararların giderilmesi ve toplumsal yüzleşme sağlanmadan gerçek bir bütünleşmeden söz edilemez.
Ayrıca kanunun uygulanmasında görev alan kişilerin hukuki, idari ve cezai sorumluluğunun doğmayacağını belirten hüküm son derece geniştir. Kamu görevlilerine görevlerini hukuka uygun biçimde yerine getirirken güvence sağlanması anlaşılabilir. Ancak hiçbir kamu görevlisine peşinen ve sınırsız bir sorumsuzluk alanı tanınamaz. Keyfî kararlar, görevin kötüye kullanılması ve ağır ihmal mutlaka yargı denetimine açık kalmalıdır.
“Terörsüz Türkiye” hedefi, yalnızca cezaevlerindeki hükümlüleri serbest bırakmak veya devam eden davaları ertelemekle gerçekleştirilemez. Silah bırakanların kimliklerinin ve örgütsel konumlarının belirlenmesi, silahların eksiksiz teslim edilmesi, işlenen suçların aydınlatılması, mağdurların haklarının korunması, örgütle bağların gerçekten kesilmesi ve kişilerin denetimli bir rehabilitasyon sürecinden sonra topluma kazandırılması gerekir.
Toplumsal barış, devletin suçları görmezden gelmesi anlamına gelmez. Barış; gerçeğin ortaya çıkarılması, adaletin sağlanması, mağdurların sesinin duyulması ve şiddetin bir daha tekrarlanmayacağına ilişkin güvenilir güvencelerin oluşturulmasıyla kalıcı hale gelir.
Bu haliyle teklif; gönüllü teslimiyet ile yakalanma arasında yeterli ayrım yapmamakta, etkin işbirliğini teşvik etmemekte, bireysel risk değerlendirmesi ve rehabilitasyon öngörmemekte, mağdur haklarını güvence altına almamakta ve yargı yetkisini yürütme ağırlıklı bir kurulun iznine bağlamaktadır. Bu eksiklikler giderilmeden yapılacak bir düzenleme, toplumsal barıştan çok cezasızlık tartışması yaratacaktır.
Türkiye’nin silahların sustuğu, insanların ölmediği ve demokratik siyasetin güçlendiği bir geleceğe ihtiyacı vardır. Fakat bu gelecek, hukuku askıya alarak değil; hukukun üstünlüğünü, şeffaflığı, Meclis denetimini ve toplumun ortak vicdanını esas alarak kurulabilir. Çünkü toplumsal barış, adaletin alternatifi değil; adaletle birlikte ulaşılması gereken ortak bir hedeftir.