Ceylan Hafriyat

Önlük Bahane, Merkezi Kuşatma Şahane

Yayınlama: 25.08.2026
A+
A-
1968 yılında Amasya'nın Merzifon ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kayseri'de tamamladı. Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Meslek yaşamı boyunca Türkiye'nin farklı bölgelerinde biyoloji öğretmeni olarak görev yapan Fidan, 32 yıllık eğitimcilik kariyerinde öğrencilerine yalnızca akademik bilgi değil, eleştirel düşünme, bilimsel bakış açısı ve yaşam becerileri kazandırmayı temel ilke edindi. Emekliliğinin ardından yazarlık çalışmalarına yönelen Fidan, toplumsal konular üzerine düşünce üretmeye, sosyal sorumluluk projelerinde yer almaya ve kamusal meselelerde farkındalık oluşturmaya devam etmektedir.

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan 2026/70 sayılı “2026-2027 Eğitim ve Öğretim Yılına İlişkin İş ve İşlemler” Genelgesi, gündeme “önlük” ile damgasını vurdu.

Oysa meseleyi sadece önlüğe indirgemek, yaşananları bir kıyafet müdahalesi olarak algılamak , bizi büyük resmi görmekten uzaklaştırır.
Genelgenin satır aralarında buram buram bir kuşatma ve tahakküm anlayışını görmemek mümkün değil.

Okullara ‘İVEDİLİKLE’ gönderilen bu genelge; öğretmeni merkezî emirlerle kuşatan ve sınıflarda mesleki özerkliği kısıtlayan idari bir baskıyı tüm çıplaklığıyla yansıtıyor. Okurken tepemizde sallanan bir demir yumruğu hissetmemek mümkün değil. Üstelik önlüğün öğretmene “mesleki vakar ve sorumluluğu hatırlatacağı” yönündeki resmi söylem de ayrıca büyük bir talihsizlik.

Öğretmenlik mesleğinin itibarsızlaştırılmasını hep dile getirdiğim için nedenlerini burada sıralayarak yeniden tekrara düşmek istemem; ancak emin olun, o nedenlerin ve çözümlerin içerisinde önlük yok.Hiç aklıma bile gelmedi; eminim benim gibi pek çok meslektaşımın da aklına gelmemiştir. Nereden bilebilirdik ki her geçen yıl ayaklar altına alınan mesleki itibarın önlüksüzlükten kaynaklandığını! Bize göre bir mesleğin itibarı ne giydiği ile değil, o mesleği yapan insana verilen değerle ölçülür.

Öğretmenin itibarı; maaşıyla, çalışma koşullarıyla, mesleki özerkliğiyle, toplumdaki saygınlığıyla, karar süreçlerine katılımıyla ve kendisine duyulan güvenle ilgilidir. Önlük bunların hiçbirinin yerine geçemez. Eğitimde nitelikli bir dönüşüm için şekilci müdahaleler yerine; eğitimcinin özlük haklarına, okul altyapısının iyileştirilmesine ve çağdaş pedagojik yaklaşımlara odaklanılması gerekmektedir.

Daha da önemlisi, eğitim farklılıkları ve özgünlüğü esas alması gereken bir alan iken öğretmeni ve öğrenciyi dar kalıplara sıkıştıran, tek tip anlayışı dayatan bir yaklaşım eğitim sisteminin ruhuyla çelişir. Ayrıca sistemin yapısal sorunlarının sorumluluğunu Bakanlığın üzerinden alıp öğretmenin ve öğrencinin omuzlarına yüklemek de çözüm değil. Bakanlık; öğretmenin yoksullaşmasını, okulların personel açığını, tıklım tıklım sınıfları, güvencesiz ücretli öğretmenlik ayıbını, derinleşen eğitim eşitsizliklerini, okulların dökülen fiziki ve altyapı sorunlarını çözmeyi planlarken, öğretmeni bu sürece gerçek bir ortak haline getirmediği durumda çağdaş eğitimden söz etmek mümkün değildir.

Çünkü yıllardır sınıfın içinde olan öğretmeni çözümün dışında bırakarak eğitim sorunlarını çözmeye çalışmak havanda su dövmenin ve tekrara düşmenin ötesine geçemedi. İronik olan ise; öğretmeni çözümün bir parçası olarak görmek yerine sorun olarak görüp , önlüğünden telefonuna, veliyle iletişiminden kullanacağı dijital platforma, görev yapacağı okuldan uzmanlık alanına kadar uzanan geniş bir müdahale ve denetim alanı oluşturulması.

Oysa eğitimde gerçek dönüşüm, öğretmene ne yapacağını söylemekle değil; öğretmenin bilgisinden, deneyiminden ve mesleki aklından daha fazla yararlanmakla mümkün. Genelgenin bütününe baktığınızda karşımıza çıkan yeni sorunlara gebe , ideolojik ve kültürel bir kuşatma tablosu . Genelgenin dilindeki idari üslup bile bu yönetim anlayışındaki tehlikeli değişimi tek başına özetliyor: “Zorunlu…”, “İstisnasız…”, “Kesinlikle…”, “Tavizsiz…”Eğitimde itaat, pedagojinin yerini alamaz.

Eğitim emir-komuta zinciriyle yönetilecek bir kışla değildir. Oysa genelgede Öğretmenin ; Bakanlığın her yeni politikasını sorgulamadan uygulamakla yükümlü bir talimat memuru olmasının altı kalın çizgilerle çizilmiş ; öğrencisinin karşısında bilimsel, pedagojik ve etik sorumluluk taşıyan, alanında uzman bir eğitim emekçisi olduğu göz ardı edilmiştir.. Öğretmen; düşünen, sorgulayan, değerlendiren ve sınıfın gerçekliği üzerinden özgürce karar verebilen bir profesyoneldir.

Bu nedenle hukukun genelgelerle aşındırılması, öğretmenin mesleki özerkliğinin idari talimatlarla daraltılması eğitim sistemini ileriye değil, daha büyük bir açmaza götürür. Çünkü öğretmenlik mesleğinin yapıtaşları şekilsel sembollere indirgenemez.

Sınıf yönetimi, pedagojik formasyon ve mesleki etik gibi temel kazanımlar profesyonel bir gelişim sürecinin ürünüdür; hiçbir üniforma veya önlük bu derinliği tek başına sağlayamaz. Okul kültürünün dönüşümü ve öğretmenin toplumsal saygınlığının yeniden tesisi, gardırop devrimleriyle değil, mesleki hakların ve itibarın korunmasıyla mümkündür.

O halde kılığı kıyafeti, kumaş parçasını, önlüğü ve ceket boyunu biraz bir tarafa bırakalım. Şekli şemali tartışmayı erteleyelim de sınıfların kapısını açıp içeriye, yani asıl yangın yerine bakalım. Çünkü bir ülkenin geleceği terzi çıraklarının makasından çıkmaz. Sorulması gereken, üzeri örtülen, geçiştirilen o gerçek soruları soralım artık: Öğretmenin kürsüdeki yalnızlığı ne olacak?

Fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiştirecek öğretmenin kendi mesleki özerkliği ne olacak?

Soru sormayan çocuk neye yarayacak?

Öğrencinin o en doğal, en insani hakkı; eleştirel düşünme, dünyayı sorgulama hakkı ne olacak?

Geleceğin pusulası ne olacak?

Eğitimin bilimsel, laik, çoğulcu ve demokratik o can damarı niteliği ne olacak?

Çocuğun kendi rengi ne olacak?

Bir çocuğun kendi kimliğiyle, diliyle, kültürüyle, yani olduğu gibi, korkmadan kendini özgürce ifade edebilmesi ne olacak?

Emeğin ve uzmanlığın hakkı ne olacak?

Yıllarca dirsek çürütmüş bir öğretmenin kendi branşı dışında bir odaya, bir sınıfa fırlatılması ne olacak?

Sistemin dışına itilenler ne olacak?

Plansızlığın faturası kesilen, okulu elinden alınan norm fazlası öğretmenlerin kaderi ne olacak?

Ve biraz da başımızı kaldırıp binalara, sınıflara, o hayatlara bakalım: Okulların bütçesizliği, temizlik personeli olmayan tuvaletleri, güvenliği, dökülen fiziki altyapısı ne olacak?

Sınıfa aç giren, kantinin yanından boynu bükük geçen çocukların bir öğün ücretsiz yemek ve temiz içme suyuna erişim hakkı ne olacak?

İlk sarsıntıda yıkılacağını bile bile çocuklarimizi, öğretmenlerimizi içine tıktığımız o depreme dayanıksız okullar ne olacak?

Gün ışımadan yollara düşülen çağ dışı ikili eğitim ne olacak?

Ve hepsinden önemlisi, canımızı en çok yakan o gerçekle ne zaman yüzleşeceğiz: Türkiye’nin gençleri dünyadaki yaşıtları arasında akademik olarak nerede?

Akranları yapay zekayı, uzayı, felsefeyi tartışırken, bizim çocuklarımız neden bu köhne sistemin altında eziliyor?

İşte bunu konuşalım. Çünkü eğitim sisteminin başarısını öğretmenin üzerindeki önlük değil, öğrencinin ulaştığı bilgi ve beceri düzeyi gösterir. En son açıklanan PISA sonuçlarında Türkiye; matematikte, okumada ve fende OECD ortalamasının altında kaldı. O halde enerjimizi öğretmenin ne giydiğine değil, çocuklarımızın ne öğrendiğine harcamamız gerekmiyor mu?

Bir öğretmenin yakasına iliştirilen önlük, Türkiye’nin eğitimdeki gerçek sorunlarını örtemez. Ne kadar ütülü olursa olsun, eğitim sisteminin karnesini değiştirmez.

Çünkü mesele öğretmenin ne giydiği değil; Türkiye’nin çocuklarına nasıl bir gelecek sunduğudur.

Ve şimdi, önlüğü değil, eğitimin kendisini konuşmanın tam zamanıdır!

Share and Enjoy !

Shares
blank
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.