blank

Barış Konuşuluyor Ama Savaş Diliyle

Yayınlama: 18.08.2026
A+
A-
1968 yılında Amasya'nın Merzifon ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kayseri'de tamamladı. Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Meslek yaşamı boyunca Türkiye'nin farklı bölgelerinde biyoloji öğretmeni olarak görev yapan Fidan, 32 yıllık eğitimcilik kariyerinde öğrencilerine yalnızca akademik bilgi değil, eleştirel düşünme, bilimsel bakış açısı ve yaşam becerileri kazandırmayı temel ilke edindi. Emekliliğinin ardından yazarlık çalışmalarına yönelen Fidan, toplumsal konular üzerine düşünce üretmeye, sosyal sorumluluk projelerinde yer almaya ve kamusal meselelerde farkındalık oluşturmaya devam etmektedir.

“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun.”

Ne güzel bir isim…

Milli dayanışma.
Toplumsal bütünleşme.

Kulağa çok hoş geliyor ve insan ister istemez “Nihayet” diyor.

Ama gelin görün ki bizim Çerçeve Yasa, adı gibi keskin bir çerçeveyle birleştirmek yerine, nasıl da güzel ayrıştırdı tabanda. Temel amacı, PKK’nın tasfiyesi ve silah bırakma sürecinin hukuki altyapısını oluşturmak.

Yani hikâyenin adı: SİLAHLARA VEDA.
Barış konuşuluyor ama savaş diliyle. Silahların susması bekleniyor ama kelimeler silaha dönüşüyor. Toplumsal bütünleşme deniyor ama toplumun farklı kesimleri birbirine biraz daha bileniyor. Etnik milliyetçilik, birbirini besleyen ve uzlaşması zor siyasi dillere dönüşüyor.
Bir yanda şehit anneleri, diğer yanda Cumartesi Anneleri…

Bir taraf milliyetçilikle, diğeri terörle yaftalanırken acılar bile birbirine karşı konumlandırılıyor.

Bir yanda çeyrek asırdır İmralı’da tutulan Abdullah Öcalan, bugün yürütülen sürecin önemli bir muhatabı ve aktörü olarak öne çıkarılıp siyasi ağırlığı giderek artırılırken; Türk milliyetçisi ile Kürt milliyetçisi yine karşı karşıya bırakılıyor.

Diğer yanda ise ömrünü sivil siyasete adamış, şiddeti reddetmiş, demokratik çözümü Meclis çatısı altında savunmuş Selahattin Demirtaş ve onlarca siyasetçi cezaevlerinde, bu tarihsel süreci seyirci olarak izlemek zorunda bırakılırken, hukukun üstünlüğünü savunanların kafaları karışıyor.

Geçmişteki acı tecrübeler, fiyaskoyla sonuçlanan çözüm süreçleri, bir gecede yön değiştiren ani politik manevralar ve toplumun olup biteni ancak iş işten geçtikten sonra öğrenmiş olması, saf bir barış iyimserliğinden ziyade haklı ve köklü bir şüphecilik mirası bıraktı bize.

Bugün herkesin aklındaki soru aynı:

Bu yasanın ve ansızın kurulan bu uzlaşmanın arkasındaki gizli ajanda ne?

Yeni bir anayasa mı?

Kapalı kapılar ardında örülen bölgesel bir ittifak mı?

Seçim hesapları mı?

Yoksa dış politikada çoktan verilmiş bir taviz mi?

Bilmiyoruz.

Toplumsal güvenin tamamen aşındığı bir dönemden geçiyoruz. Öyle ki, en insani ideallerimizden biri olan “barış” kavramı dahi samimiyetini kaybetti.

Sapla samanı iyi ayırt etmek lazım!
Silah bırakmak güvenlik meselesidir, kalıcı barış ise hukuk, demokrasi, adalet ve eşit yurttaşlık meselesidir.

Silahsızlanma, barışın başlangıcı olabilir; ama barışın kendisi değildir.

Mevcut süreç sadece silahların fiilen susmasına ve şiddetin sona ermesine doğru ilerliyorsa, bu negatif barış olur. Çatışmanın ve fiziksel şiddetin sona ermesi, yıllardır süren ölümün, acının ve yıkımın bitmesi elbette başlı başına tarihsel bir kazanımdır. Fakat hikâyenin sonu değildir.

Asıl sınav, silahların sustuğu yerde siyasetin ne konuşup konuşamayacağıdır. Sağlıklı olan, sürecin pozitif barışla devam etmesidir.
Sivil siyasetin önünün açılması, demokratik aktörlerin özgürce siyaset yapabilmesi, farklı muhataplık zeminlerinin genişletilmesi, hukuk devletinin güçlendirilmesi, eşit yurttaşlığın güvence altına alınması ve çatışmayı üreten yapısal sorunların demokratik yollarla çözülmesidir.

Eğer silahlı bir aktör siyasi sürecin merkezine alınabiliyor, fakat demokratik siyasetin aktörleri aynı ölçüde özgür ve etkin biçimde sürece katılamıyorsa, o zaman toplumun önüne çok tartışmalı bir siyasal denklem konulmuş olur.

Geçen yüzyılın son büyük politik kırılmalarından biri, Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirilmesi, İmralı’ya gönderilmesi ve yargılanmasıydı.

Öcalan Türkiye’ye getirildiğinde dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in söylediği ve yıllardır hafızalarda kalan bir cümle vardı:

Bize neden teslim edildiğini anlayamadım.”

Ecevit’in bu sözleri, sürecin arkasındaki uluslararası siyasi hesaplara ilişkin şüphelerini de ortaya koyuyordu.

Aradan çeyrek asır geçti. Bu kez soru başka..

Bu süreç tam olarak nereye gidiyor?

Silahlar sustuktan sonra nasıl bir Türkiye kurulacak?

Bir ülke silahların susmasıyla savaştan çıkabilir.

Ama demokrasiye ulaşması için bundan çok daha fazlasına ihtiyaç vardır.

İnsanların kimliğinden ve siyasi tercihinden dolayı; kendisini tehdit altında hissetmediği, seçilmişlerin cezaevinden değil Meclis’te konuşabildiği, hukukun siyasi pazarlıkların dışında tutulabildiği bir düzen gerekir.

Pozitif barış:

Sadece ölümün durması değil, hayatın eşit ve özgür biçimde yeniden kurulmasıdır, silahların bırakılması değil, korkunun bırakılmasıdır, dağların sessizleşmesi değil, Meclis’in gerçekten konuşabilmesidir, çatışmanın bitmesi değil, çatışmayı üreten adaletsizliklerin ortadan kaldırılmasıdır. Bu nedenle bugün “Terörsüz Türkiye” hedefini konuşurken, bunun yanında mutlaka “Özgür Siyaset” hedefini de konuşmak zorundayız.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir cepheleşme değil, yeni bir ortak akıl.  Silahı olanın muhatap alındığı, fikri ve kalemi olanın esir tutulduğu bir iklimden gerçekten adil bir barış çıkar mı?

Çünkü negatif barışta silahlar susar.

Pozitif barışta ise adalet konuşur.

Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca birincisi değil.

İkincisidir.
Barışın, uzlaşının, adaletin ve özgür siyasetin egemen olduğu bir Türkiye umuduyla… Hoş ve mutlu kalın.

Share and Enjoy !

Shares
blank
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.