









Bu hafta biraz geciktirdim yazımı. Hayatın koşturmacaları ve bir şeylere yetişememe telaşı sardı her yanımı…
Zaman mı hızlı, yoksa ben mi pratikliğimi kaybettim, buna henüz karar veremedim. Yaz bitti, rutine dönme çabasındayız biraz da…
sarı yazı kucaklama sefası kaldı şimdi sırada. O doğa cümbüşünü Ege ve Akdeniz sahillerine yaşatan, doğa bize kıyak geçiyor gibi hissettiren o Sarı Yaz ….
O yüzden bahşedilen bu zenginliğin görsel şöleninden hiç mahrum etmek istemem kendimi ve özlemle beklerim her yıl bu dönüşümü…
An gelir şair olmak ister insan, an gelir ressam… Sükûnetin eşlik etmesi de ayrı bir haz olur her zaman.
Evet, mevsimin en güzel hali başlıyor olsa da gündem eşlik etmiyor maalesef bu iyilik halimize, bir tutamda olsa soluk aldıran Sarı Yaz hoşluğumuza.
Yine dopdoluydu geçtiğimiz günler…
Birlikte takip ettiğimiz Gülistan Doku’da operasyonlar devam ediyor ama hâlâ “Gülistan nerede?” sorusu olduğu yerde duruyor.
Rojin Kabaiş dosyası ivme kazandı. Umarım fail ya da faillerin yakalanmasında geç kalınmamıştır.
Kozinoğlu dosyası açıldı, araştırılıyor…Fethi Kabir haberleri peş peşe geliyor. Ve “zıbın” kelimesini okuduğum anda beynime, yüreğime hançer gibi saplanan Büşra bebeğimiz… Bir çocuğu daha koruyamamanın o en derin yara hali. Satıldı mı, öldürüldü mü hâlâ belli olmayan, anne ve babası tutuklanan 11 aylık bebeğimiz…
İnsanın yüreği bazen hiçbir kelimeyi taşıyamıyor. Tüm bunlar olurken ve ben biraz da soluklanmaya çalışırken düşüveriyor yine zihnime Mine Söğüt’ün son kitabı: Ormandaki Kalpsiz Ceylan.
Günümüz dünyasına ait ne varsa içine alan, muhteşem masalımızı, başka bir gerçeklikle yüzümüze çarpan …..
Kitabı anlatarak merakları köreltmeyeceğim ama kaçınılmaz bir “spoiler” olmadan da konuşmak pek mümkün değil…
Ah be ceylan!
Biz seni hiç düşünmemiştik.
Sen; Pamuk Prenses’i kötü kalpli kraliçenin elinden kurtarmak için yumuşak kalpli, bizim güzeller güzeli prensesimizin hayatını kurtaran avcımızın kalbini söktüğü, ormandaki sıradan ceylanlardan biri olarak kalmıştın çocukluk kayıtlarımızda.
Ne olduysa Mine Söğüt’ün seni anlatmaya başlamasıyla bütün mitlerimizi yıktın ve çıktın karşımıza…
Kalbi olmayan bir ceylan nasıl yaşar bir ormanda?
Yaşadın.
Ve bize kendini anlattın.
Evet dostlar, masalımız elimizden alındı.
Pamuk Prenses’i bir yana bırakıp ben, ormandaki kalpsiz ceylana çevirdim bakışımı. Yüreğimin süzgecinden geçenlerle modern dünyanın kalpsiz ceylanlarını seyre daldım.
Duyguları körleşmiş, vicdanı katılaşmış ne kadar çok kalpsiz ceylanımız var aslında…
Zaman zaman bu kalpsiz ceylanlarla iç içe, zaman zaman da kendimizin olduğu o kalpsiz ceylanlar…
Belki de en zor soru burada başlıyor:
İnsan gerçekten kalpsizleştiği için mi kötülüğe seyirci kalır, yoksa kötülüğe seyirci kaldıkça mı kalpsizleşir?
Empati tam anlamıyla yapılabilir mi?
Mümkün olmadığını düşünenlerdenim. Çok bileşenli bir denklem bana göre. Ama hiç olmaması da tam bir felaket.
Maruz kalınan en büyük şiddet demem, benim için abartı olmaz.
Kitapta kalbi sökülen ceylan ölmüyor. Aksine kalbi olmadan, acı çekmeden, korkmadan yaşamaya devam ediyor.
Kalpsiz Ceylan aslında bizim bu vahşi düzende hayatta kalabilmek için giderek dönüştüğümüz o modern kimlik mi?
Soru durmadan kurcalıyor beynimi.
Dünyadaki bunca adaletsizliğe, savaşa ve kötülüğe katlanabilmek için her gün kendi kalbimizi biraz daha mı söküp atıyoruz?
Kalbi olanlar bu çağda delirmekle yüzleşirken, kalpsizleşmek bir hayatta kalma stratejisi mi?
Bahsettiği o “ayrıcalık”, aslında insanın kendi vicdan azabından kaçmak için sığındığı karanlık ve sahte bir konfor alanı mı?
Gökyüzündeki adaletsizliği, sokaktaki kötülüğü, o çocukların acısını görmek ama hiçbir şey yapmamak insana geçici, bencilce bir “korunma” sağlıyor.
Belki sistem de tam olarak bunu istiyor
Gören ama eyleme geçmeyen, acıyı izleyen ama ses çıkarmayan “seyirciler” yaratmak. Bu anlamda o ayrıcalık, modern insanın suçluluk duygusundan kaçma lüksü haline geliyor.
Bana göre “Kalpsiz Ceylan”, modern dünyada hayatta kalabilmek için yavaş yavaş vicdanını, empati yeteneğini ve duygularını feda eden, yani giderek dönüştüğümüz o yeni insan kimliği.
Mine Söğüt bu metaforla, sistemin bizi nasıl duyarsızlaştırdığını, nasıl birbirimizden uzaklaştırdığını anlatıyor her satırında.
Avcılar; sistem, iktidarlar, güç odakları… Kalbimizi söküyorlar.
Biz ise ölmüyoruz.
Ama artık hissetmeyen, başkalarının acısına gözünü yuman birer kalpsiz ceylana dönüşüyoruz.
Ve etrafımızda olan biten bütün kötülüklere seyirci kalarak, kendimizi bunları yapanlardan ayrı tutup iyilik yaptığımıza ikna ediyoruz.
Oysa kötülük yapanla, o kötülüğe sessiz kalanın kötülüğün bir parçası olma noktasında bir farkı olmadığını anladığımızda bu insanlığı belki kurtarabileceğiz.
Çünkü bazen kötülük, yalnızca yapanın elinde büyümüyor.
Bakanın gözünde, susanın dilinde, görmezden gelenin rahatlığında da büyüyor.
Kitabı kapattığınızda çokça soru hücum ediyor belleğinize…
Soruların cevapları bizde, kendimizde.
Kendime yönelttiğim ilk soru:
Peki bu kalpsizleşme çağında “mantıklı” kalabilmek, aklı koruyabilmek bir kurtuluş yolu olabilir mi?
Belki de kurtuluş, kalbimizi tamamen feda edip çıldırmaktan kurtulmakta değil. Aklımızı, kalbimizin ve vicdanımızın koruyucusu yapabilmekte.
Çünkü akıldan yoksun bir vicdan bizi çaresizce delirtirken, vicdandan yoksun bir mantık bizi o kalpsiz ceylanlara dönüştürebilir.
Akıl, vicdanın rehberliğinde insanı koruyabilir. Ama vicdandan kopmuş bir akıl, kötülüğün en düzenli, en hesaplı ve en ikna edici biçimine de dönüşebilir.
Belki mesele tam da burada. Kalbimizi korumak için akla, aklı insan kalabilmek için vicdana emanet etmek…
İnsan bazen kendi kalbini, başkasının acısına sırtını döndüğü yerde kaybediyor.
Belki de kalpsiz ceylan, ormanda değil; tam da içimizde yaşıyor.
Seçim, bu sarı yazın sükûnetinde, her birimizin kendi içinde…
İçimizin acımayacağı yazılar da yazmak tüm umudum. Hoş ve mutlu kalın.