









Malum, güya tatil aylarındayız. Ama gündem o kadar çalışkan ki mola dahi vermiyor.Ringde nakavt olmak bilmeyen bir boksör gibiyiz. Sağ kroşe ekonomiden, sol kroşe adaletten, aparkat güvensizlikten… Öylesine çok şey yaşanıyor ki toplum olarak şaşırma eşiğimizi kaybettik.
Malum, güya tatil aylarındayız. Ama gündem o kadar çalışkan ki mola dahi vermiyor.
Ringde nakavt olmak bilmeyen bir boksör gibiyiz. Sağ kroşe ekonomiden, sol kroşe adaletten, aparkat güvensizlikten… Öylesine çok şey yaşanıyor ki toplum olarak şaşırma eşiğimizi kaybettik.
Uyuşturucu operasyonları artık hava durumu gibi… “Bugün de var” deyip geçiyoruz. Sıradanlaştı.
Bu arada Türkiye Cumhuriyeti’nin, Paris İstinaf Mahkemesi’nde uluslararası tahkim kararının iptali için açtığı dava reddedildi. Ödenecek tutar; ülkeye neredeyse icra gelecek endişesi yarattı dersem abartı olmaz. Neyse ki umuda henüz haciz gelmedi. Faturanın kimin önüne konacağı da zaten belli.Tabii ki vergisini daha maaşı cebine girmeden ödeyen vatandaş… O yüzden çok da üstünde durulmadı.
“Bu noktaya nasıl gelindi?” diye sormaya fırsat kalmadan Ahbap düştü bomba gibi gündeme… Ahbaplar, Babalalar, Başaranlar… Holdingden gelen açıklamanın özeti: “Dolandırıldım” oldu.
İtiraf edeyim, burada ezberim bozuldu. Çünkü bizim bildiğimiz hikâyede holdingler en fazla konkordato ilan eder, borçlarını yapılandırır, vergi aflarından yararlanırdı. Dolandırılan hep sıradan vatandaştı.
Şaka bir yana, Ahbap meselesi bambaşka… Konu yalnızca bir dernek ya da birkaç isim değil. Hepimizin seferberlik ilan edilmiş gibi yardıma koştuğu, elindekini avucundakini paylaştığı, insanlığını, vicdanını en saf hâliyle ortaya koyduğu bir dönemin hatırası aslında Ahbap. Enkaz görüntülerini izlerken insanların başını yastığa koymayıp yastığını alıp bölgeye koştuğu, iaşesini, elbisesini paylaştığı, evini açtığı; insani refleksin şüphenin önüne geçtiği günlerin adıydı Ahbap.
Enkazın başında kimse kimsenin sicilini sorgulamadı. Biz o günlerde “Bu paralar rulet masasına mı konuluyor, bir bahse mi yatırılıyor?” diye soramadık. Aklımızda çadır vardı, sıcak yemek vardı, çocuklar vardı. Çadır alınacak, gıda yardımı yapılacak, mutfaklar kurulacak dendi. Hatta çadırın Kızılay’dan alındığı söylendi, üstelik belgelendi… Sarı zarflar içerisinde para topladığımız, çocuk yüreğimizle inandığımız Kızılay’dı bahse konu olan. Şimdi geriye dönüp bu ihtimali konuşuyor olmak bile insanın içini sarsıyor. Böylesine büyük bir felaketin ortasında birilerinin bunu fırsata çevirebileceğini düşünemedik.
Eğer Ahbap bizi ahmak durumuna düşürdüyse, bunun sorumlusu kim? Böylesine büyük bir afette ilk güveneceğimiz yer neden devlet kurumları değil de gönüllüler oldu? Suratımıza buz gibi çarpan gerçeklerin hangi birini sıralayalım şimdi…
“Bu yapılar neden bu kadar büyüdü?” diye şaşırmak gerçekten ironi. Sosyal devletin yapması gereken işleri neden gönüllüler üstlendi? Ben yıllardır bırakın bağış yapmayı, Kızılay’ın maden suyunu bile almayan biri hâline durduk yere gelmedim. Demek ki güven bir günde kaybolmuyor; damla damla eksiliyor.
Derken sahneye Oğuzhan Uğur geldi.
Şimdi hakkında çıkan haberleri görüyor, emniyete götürülüşünü izliyoruz. Tıpkı Haluk Levent’in kelepçeli fotoğrafları gibi, bu görüntüler de sadece birer adliye haberi değil; bu ülkenin güzel niyetli insanlarının sırtına saplanan yeni birer hançer. Ama ülkede gündem ne oluyor? Oğuzhan’ın protez saçı! Tanrım sana geliyorum… Ne olursa olsun neşemizi kaybetmeyişimize hayranlığım her geçen gün artıyor.
Elbette kendini savunuyor Uğur. Haklıdır ya da haksızdır, bunu zaman ve yargı gösterecek. Fakat bizim açımızdan asıl büyük mahkeme, kalbimizde çoktan kuruldu ve ne yazık ki yine ağır bir hüküm giydik.
Çünkü bu topraklarda kurulan her büyük cümlenin arkasından bir finansal labirent, her samimi gözyaşının ardındansa bir şüpheli para trafiği çıkmasından artık yorulduk. Biz o kapkara günlerde enkaz başında yardımlaşırken, meğer birileri arka tarafta milyon liralık “avans iadesi” oyunları oynuyormuş iddiası bile, geride kalanların insanlığa olan inancını kundaklamaya yetiyor.
Sonuç ne mi olur?
Hukuk bir karar verir; birileri tutuklanır, birileri beraat eder. Kurumların tabelaları değişir, holdingler yeni vergilerden muaf tutulur. Ama olan yine o enkazın başında montunu çıkarıp depremzedeye giydiren, cebindeki son harçlığı bir STK’nın banka hesabına gönderen “küçük insana” olur. Bu ülkenin insanı elini cebine her attığında artık on kere düşünecek. Bir sonraki afette, bir sonraki acıda gözümüz ilk önce devletin o soğuk ama kurumsal yüzünü arayacak.Umarım devlet de üstüne düşen dersi çıkarmıştır.
Çünkü anladık ki, kontrolsüz büyüyen her sivil kahramanlık, günün sonunda kendi efsanesinin altında kalıyor.
Biz yine yıkılmadık, yine ayaktayız. Ama bu kez sırtımızda sadece ekonomik krizin değil, paramparça edilmiş bir toplumsal güvenin de kamburu var. “Umuda henüz haciz gelmedi” demiştim ya; düzeltiyorum. Galiba bu ülkede en yüksek faizle icraya verilen şey, yine bizim iyi niyetimiz oldu.
Durun durun, daha bitmedi…
Tam “Daha ne olabilir?” derken bu kez Ardahan Valisi gündeme düştü. Ekonomi, geçim derdi, adalet, uyuşturucu, milyarlarca dolarlık davalar… Hepsi bir kenara bırakıldı. Günün tartışması, bir valinin bisiklete hangi kıyafetle bindiği oldu. Devletin ciddiyetine yakışmadı! Denildi ve gereken yapıldı.Yoksa nasıl açıklardık bu durumu gelecek nesillere? Kısacası dostlar; nereden baksak tutarsızlık, nereden baksak ahmakça ama başımız gerçekten belada.
Yumruk çok.
Raunt çok.
Yorgunuz.
Ama henüz nakavt olmadık.
Yıkılmadık. Ayaktayız.