Doksanlı yıllardı…
Her şeyden uzak, dağların kucağında bir köyde öğretmenlik yapıyordum.
Ülkenin üstüne çökmüş ağır bir terör gölgesi vardı. Yakılan otobüsler, kurşuna dizilen öğretmenler, kaçırılan masum canlar… Haberlerde gördüğümüz o acılar bazen birkaç köy ötemde, bazen geçtiğim yolun hemen ilerisinde soluklanıyordu.
Ama o yaşlarda ölüm aklımın kapısını çalmazdı.
“Ölürüm” diye yaşamazdım.
Gençlik galiba…
Korku da yoktu.
Geceleri köylerde gökyüzü ansızın aydınlanırdı. Atılan ateşli silahların o anlık parıltısını yıldız kayması gibi izlerdim. Gençliğin umursamazlığıyla bakardım gökyüzüne. Sanki bir havai fişek gösterisi, sanki hayatın ta kendisi…
Köylüler bazen sessizce uyarırdı:
“Bu hafta Arpaçay’a inme muallime .Yol tekin değil.”
Memlekete döneceğim zaman otobüs bileti alırken görevli başını kaldırır, gözlerimin içine bakarak sorardı:
“Gitmen şart mı hocaaaanım?”
O sorunun ağırlığını bilirdik.
Yol tekin değildi..
Yolda otobüs biraz yavaşlasa, gözler faltaşı gibi açılırdı. Çünkü öğretmenlerin, askerlerin bindiği otobüsler durdurulur, kurşuna dizilir, yakılırdı. Yol kenarlarında yanmış metal yığınları dururdu; bir aracın değil, bir hayatın, bir umudun, bir annenin evladının mezarı gibi…
Yine de gençtik.
Korkmazdım ama annem çok korkardı . Eli yüreğinde beklerdi, ben varana kadar .
Belki ölüm bize o kadar uzak görünüyordu.
Belki insan gençken hayatın ne kadar ince bir iplik olduğunu, bir nefeste kopabileceğini tam kavrayamıyordu.
Ama bugün…
Öğretmenler yine öldürülüyor.
Fakat bu kez başka bir karanlığın içinde.
Terör örgütlerinin değil; bir velinin öfkesiyle, bir öğrencinin elindeki bıçakla…
Sınıfta, okul kapısında, görev başında.
Bir zamanlar bize “yol tekin değil” derlerdi.
Şimdi sanki öğretmenlik mesleğinin kendisi tekin değil.
Dün, 2 Mart 2026 sabahı, İstanbul Çekmeköy Taşdelen’de biyoloji öğretmeni Fatma Nur Çelik…
Bir meslektaşım, branşdaşım.
Bir öğretmen.
Henüz çok genç , hayattan alacaklı… Ölümün akla bile gelmediği bir yaşta…
Kendi sınıfında, 17 yaşındaki öğrencisi tarafından sırtından bıçaklandı.
Üstelik daha önce
“Can güvenliğimiz yok… Sıradaki biz olabiliriz.”
diye haykırdığı okulda…
Adını vermişti. Uyarmıştı.
Ama duyulmamıştı.
Önlem alınmamıştı.
Ve o uyarı, acı bir kehanet gibi gerçekleşti.
Bugün okulunda anma töreni yapıldı.
Bir toplum için en ağır yaralardan biri, öğretmenin güvenliğinin yok olmasıdır.
Çünkü öğretmen yalnızca ders anlatmaz; bir çocuğun elinden tutar, vicdanını yoğurur, hayatına dokunur.
Hiç okşanmamış bir başı okşar, hiç dinlenmemiş bir derdi dinler, derman arar.
Bazen annesi olur, bazen babası; açlığını anlar, ayakkabısızlığını görür.
Bir yabancı gibi değil, ana gibi doyurur; baba gibi giydirir.
Ve bir çocuğun yarınını, sessizce, fark edilmeden omuzlarında taşır.
Öğretmenin işi yoktur aslında; okulu vardır.
O yüzden “işe gidiyorum” demez, “okula gidiyorum” der.
Doksanlı yılların karanlık yollarından geçtik.
Yanmış otobüs enkazlarını gördük.
Ama bugün kendi sınıfında, kendi öğrencisinin bıçağıyla can veren bir öğretmen…
Bu, içimizi daha çok kanatıyor.
Gerçek şu ki:
Öğretmenin itibarı, can güvenliği ve mesleğin onuru ayaklar altına alındıkça bitmeyecek ….Çünkü sorun sistem adı verilen SİSTEMSİZLİK !
Fatma Nur öğretmenimize Allah’tan rahmet diliyorum.
O güzel sesin, o gülüşün sahibine…
Ailesine, öğrencilerine ve yüreği yanık tüm öğretmenlere sabır diliyorum.
Yaralılara şifa diliyorum.Üzgünüm ,hemde çok ..
Sözün bittiği yer….
Başımız sağ olsun.