









“Soyulduk ey halkım, unutma bizi!”
Pardon, pardon… Uğur Mumcu öyle dememişti. “Vurulduk ey halkım, unutma bizi!” demişti. Vurulmakla soyulmak birbirine karıştı. Zaten ikisinin de faili meçhul kalabildiği zamanlar var!
Bodrum’da sellere karşı mücadele ederek başladık güne. Yıllık rutinimiz zaten, olmazsa şaşarız!
Garibim su… “Su akar, yatağını bulur” derken bulamadı. Ne toprağa ne denize kavuşabildi. Sinirini evlerden, korunaklı duvarlarımızdan, arabalarımızdan çıkardı. Vurdu abalının sırtına! Doğanın bile bu ülkede bir yere varabilmek için önüne çıkan engellerle mücadele etmesi gerekiyor!
Ama olsun, biz antrenmanlıyız. Seller gelir geçer, depremler olur, evler iskambil kâğıdı gibi yıkılır, hayatlar mum gibi söner. Bir süre konuşur, birkaç açıklama dinler, sonra kaldığımız yerden devam ederiz. Kan kusar, kızılcık şerbeti içtik deriz.
Soğan ekmek yer, bugün de doyduk çok şükür deriz. Üç kuruşa talim eder, el pençe divan dururuz. Başkalarının şatafatını izlerken de onları alkışlar, sonra hep birlikte neşeyle, hem de avazımız çıktığı kadar “Kader bir gün bize de güler, güler inşallah!” şarkısını söyleriz.
İnanılmaz bir gücümüz var. Bu gücü de damarlarımızda akan asil kanda buluyoruz. Enayilikle en ufak bir bağımız yok; biz sadece aşırı sabırlı modern dervişleriz. Sata sata bitmedik, soyula soyula tükenmedik.
Geçmişte ne büyük operasyonlar, ne hortumlar gördük. Bankalar iç edildi, kamu malları “babalar gibi” satıldı, memleketin varlıkları geceden sabaha el değiştirdi. Hesap sorulacak dendi, yıllar geçti; biz hâlâ hesabın hangi masada kaldığını arıyoruz.
Şimdi de fon meselesi çıktı karşımıza! Yıkar mı bizi? Sen kiminle raks ediyorsun eyyyy fon!
İddialar havada uçuşuyor, herkes kendine göre bir hikâye anlatıyor. Üstelik işin ucu İsrail bağlantılarına kadar uzatılıyor.
Eyvah ki ne eyvah!
Hani şu meşhur, her masada meze olan “dıjjj güçler”? Hani her kötülüğün, her enflasyonun müsebbibi, her başarısızlığın görünmez eli?
Memlekette hesap vermek neredeyse tercihe bağlı bir nezaket kuralına dönüştü; hesap sormaksa başlı başına bir cesaret meselesi!
Öyle bir noktaya geldik ki hırsızların arasından daha az çalanı, ahlaksızların arasından daha az ahlaksızlık yapanı, kötülerin arasından daha az kötü olanı seçmeye çalışıyoruz.
Kader!
Biz bu kadar soyulduk, hâlâ tükenmedik. Peki, bu kadar iştahın sahibi olanlar ne zaman doyacak?
Bodrum’da sular çekilir, çamur temizlenir, yıkılan duvarlar yeniden yapılır. Doğa da insan da bir şekilde yolunu bulur.
Ya memleketin, adalet sisteminin, kurumların üzerine çöken bu zifiri çamur?
Onu temizlemek için belediyenin kepçesi yetmez. Biraz bağımsız hukuk, biraz kurumamış vicdan ve bolca “kuruşuna kadar hesap verebilirlik” gerekiyor.
Vurulduk, sustuk. Soyulduk, sabrettik. Yoksullaştık, şükrettik. Bundan iyisi Şam’da kayısı!
Bakalım bir halk, kendisinden alınanların hesabını sormadan ne kadar yaşayabilir?
Titanic gibi buzdağına çarptık. İlk filikalarla kaçanlar da, gemide sona kalanlar da bu hikâyenin dışında kalamadı. Ama orkestra çalmaya devam ediyor. Biz de hâlâ müziğin ritmine ayak uydurmaya çalışıyoruz!
Hoş ve mutlu kalın… Kaldıysa umutla.